Alamadığıma değil göremediğime yanarım!

Mayıs 2017

Her zamanki bitmek bilmeyen enerjisiyle karşımızda oturan adam, sahaflık denilince akla gelen belki de ilk isim, Emin Nedret İşli. Cerrahpaşa'da, Osmanlı kültürünün yaşanmaya devam ettiği bir muhitte dünyaya gelmiş. Kişiliği, 10'lu yaşlarının başında tanıştığı bir çevrenin içinde şekillenmiş. Dinlediğimiz bol nakilli, hatıralı, delilli, şahitli konuşma; geride bıraktığı 'zengin' hayattan izler taşıyor. Nedret İşli, yaşının küçüklüğüne aldırmadan onu aralarına alan güzide bir topluluğun arasında tanımış İstanbul'u ve ona kimliğini kazandıran kültürü. Doğru zamanda, doğru yerde olmuş. Bunun hakkını da vermiş doğrusu. Satır aralarında geçen isimlerden elimizi attığımız kitaplara, oturduğumuz koltuğa kadar hikayesi olmayan şey yok Turkuaz Sahaf'ın Beyoğlu'ndaki ofisinde. İşli'nin önündeki masa söz gelimi; Meclis-i Mebusan Reisi Celaleddin Arif Bey'in kardeşi, Guraba-i Müslimin Hastanesi Başhekimi Dr. Necmettin Arif Bey'e ait. Karşısındaki kitap rafları da öyle. Bu eşyanın oraya gelmesine vesile olansa Mısır fevkalade komiseri Mehmet Arif Bey'in torunlarından Ahmet Merey. Merey, aynı zamanda Türk filmlerinin meşhur platosu Bilezikçi Çiftliği'nin ve Zeytinburnu'ndaki Şark Deri Fabrikası'nın eski sahiplerinden. Bu zincirleme detaylar böylece uzar, gider. İyisi mi biz sohbete geçelim...


Emin Nedret İşli

Erken yaşlarda sahaf çıraklığına başlamanıza sebep neydi? Sizi bu mesleğe hazırlayan bir çevreniz var mıydı?

Hayır! Benim babadan, dededen kalma bir kitaplığım olmadı. Bizimki çok dindar, muhafazakar bir aile değil. İstanbullu bir Cumhuriyet ailesi. Dayım bıçkın bir adam, dedem tam bir âlemci. Babam 1960'lı yıllardan sonra Milli Nizam hareketini başlatan, partiyi kuran adamlarla arkadaş olmuş, onlarla birlikte hareket etmeye başlamıştı. Dini hisleri kuvvetlenmeye başladı onlarla birlikte. Viraj alıyordu. Enderun'da, Kemal Tahir için 'viraj alamadan öldü' diyorlardı. Bizim peder de 1965'te, dini anlamda virajı alamadan öldü. Bir iki dini kitabı vardı. Onun haricinde üç tane kitap vardı evde; Rıza Tevfik'in Serabı Ömrüm'ü, Türkiye Yayınevi'nin çıkarttığı Tenasül Hayatımız kitabı. Tıbbi bir kitaptı bu, ama yine de yasaklı muamelesi görürdü. Üst dolaba kaldırılır, kilit altında tutulurdu. Bir de Envârü-l Hamid diye Abdülhamid döneminde hazırlanmış bir kitap var. Yıldız cildi denilebilecek bir saray cildinde.

Ailenin sarayla bağlantısı var mı?

Yok, saraylılık falan hak getire. Bir yerden gelmiş olacak. Eskiden, benim çocukluğumda, ki 1960'lı yıllardan söz ediyorum, İstanbul'da saraydan çıkma çok insan vardı. Halk, saraydan çıkan bu insanlara çok kıymet verirdi. Belki de orada hizmetkâr ya da bir hanım sultanın cariyesi, kölesi... Çocukluğumda Cerrahpaşa'da, Haseki'de falan çok böyle azatlı kişi vardı. Öyle birinden bize intikal etmiş olabilir. Evde duruyor hala. Herhalde en son ondan vazgeçerim. Elimden çok güzel ciltler geçti şimdiye kadar. Saray cildi de çıktı, başka şeyler de aldım sattım da ona bir türlü elim varmıyor. Vedalaşacağım bir kitap değil herhalde. Onlar dışında bir şey yoktu. Benim hayatımda her işin başı abim Necdet İşli'dir. Abim ve onun bu işlere meyli olmasaydı ben bambaşka bir yerde olabilirdim bugün.

Abiniz nasıl girmiş bu muhitlere?

Onun arkadaşları ilginç adamlar. Komşularımız da öyle, enteresan insanlar. Cerrahpaşa Camii'nin yan sokağında karşılıklı küçük evlerden oluşan bir sokaktaydı evimiz. Ön tarafı camiye bakıyor, arkası ise yüksek bir noktada olduğu için Samatya tarafından Sarayburnu'na kadar denizi görürdü. Önünü kapatan hiçbir şey yoktu. 28 yaşıma kadar o manzarayı seyrettim. Havanın iyi olduğu zamanlarda Yalova taraflarındaki dağların karlarını görüyorduk. Sıkı bir dürbün olursa Haydarpaşa Gar Binası'nın saatlerini görebiliyorduk. Çocukken, Zeytinburnu açıklarında boğaza girmek için bekleyen gemileri sayardım. 1979'da İndipendenta diye bir tanker patlamıştı Haydarpaşa açıklarında. Uzun zaman yandı, söndürülemedi. Evden izledik o yangını. Denizin üzerinde simsiyah bir petrol tabakası vardı... Evimizin tam karşısında Hulusi Abi oturuyordu.

Kim bu Hulusi Abi?

Ahmet Hulusi Akten! Amerika'da yaşayan, Ahmet Hulusi adını kullanan yazar... Abimi etkileyen insanlardan bir tanesi o. Sonra Mehmet Remzi Sakarya vardı. Günümüzde ismi ve hizmetleri unutulan adamlardandır o da. Ayvansaray'da çalışan bir doktordu. Gayet dindar biriydi. Şeyh değildi ama etrafında ona müridi gibi bağlılık arzeden kimseler vardı. Hulusi Abi'yle çok görüşürlerdi o zamanlar. Sonra yolları ayrıldı. O adamları önce abim, onun vasıtasıyla da ben tanıdım. Böylelikle bir muhitin içine girmeye başladık. Benim gibi abim de Pertevniyal Lisesi mezunu. Üstelik okulun gediklilerinden. Altı senelik okulu onbir senede falan bitirdi. Her devreden arkadaşları vardı. Bir tanesi neyzen Kudsi Erguner. Bir diğeri müzehhip Semih İrteş. Bunlar gibi birkaç tane daha adam. Çemberlitaş'ta bir medresede hizmet veren Milliyetçiler Derneği'ne gidip gelmeye başladılar. Sanırım Kudsi Erguner vesile olmuştu. Ben o tarihlerde küçüğüm. 1972-73'te Enderun kuruldu. Milliyetçiler Derneği'ne devam eden, kitaba meraklı bir takım adamlar; aralarında Prof. Mustafa Uzun, İsmail Erünsal, Safa Bey, Ertuğrul Düzdağ falan var, 'Bir yer açalım!' diyorlar. Hepsinin elinde fazla kitap var, üstelik bunları tanıyan bazı insanlar kitaplarını almaları için teklifte bulunuyor. Satmak anlamında da değil büyük ihtimalle. Çünkü o tarihlerde kitap bol. Beyaz Saray Kitapçılar Çarşısı'nda bir yer tutmaya karar veriyorlar. Maksat bir araya gelebilecekleri bir mahfil oluşması. Bu kadronun fertlerinden biri de o tarihlerde havacı başçavuş olan İsmail Özdoğan. Ordudaki namaz kılan az sayıdaki askerden biri.


Çıraklık nasıl gündeme geldi?

Benden önce abim çıraklık yaptı Enderun'da. O yıllarda lise talebesi. Ama belgeli! Atıldı, atılacak. Çünkü ders çalışmak yerine Rıza Nur okuyor. O sırada İsmail Özdoğan orduda önce kızağa alınıyor. Sonra emekliliğini isteyip işinden ayrılıyor. Arkadaşları da diyorlar ki "Kitaptan anlıyorsun, gel dükkanda dur!" Ben 1973 - 74'de, 14 - 15 yaşlarında abim vesilesiyle gidip gelmeye başladım. Dünyanın dört bir tarafından insan geliyordu oraya. Pek çok kişiyi ilk Enderun'da gördüm. Tahsin Banguoğlu'nu orada tanıdım. Koskoca Milli Eğitim Bakanı! Tayyip Gökbilgin'i, Ziyad Ebuzziya'yı, Mehmet Çavuşoğlu'nu, Ömer Faruk Akün'ü, Erol Göngör'ü, Fazıl Ayanoğlu'nu, Seyfettin Özege'yi, Fuat Bayramoğlu'nu, Ali Alparslan'ı, Abdülbaki Gölpınarlı'yı, Fahir İz'i... Mahir Bey Enderun'un kurucularının hocasıydı. O sebeple kardeşi Fahir Bey'e de çok hürmet ederlerdi. Gölpınarlı'nın bir veya iki defa geldiğini hatırlıyorum. Onlarda da ben yoktum, geldi dediler.

Bu saydığınız isimler bir araya gelirler miydi?

Kademeli bir şekilde gelirlerdi. Birgün bir bakarsın Erol Güngör okuldan çıkmış gelmiş. Yarım saat, bir saat oturur, sohbet eder, kitap bakar, çay içer gider. Ondan sonra Mehmet Genç gelir. Akşam ne bileyim işte Çavuşoğlu gelir. Kitap sorar, kitap alır. Herkesin gelip gittiği bir yerdi. Toplum henüz tam keskin hatlarla ayrılmamış solcular sağcılar falan diye. Solcu addedilebilecek bir sürü insan da rahat rahat gelirdi.

Çok küçüksünüz o yıllarda. Sıkılmıyor muydunuz orada, o insanlar arasında?

Çocukluktan beri yaşlı, hikayesi olan adamların etrafından dolaşmaktan hazzediyordum herhalde ki sıkılmıyordum. Şikayetim yoktu, kimse zorla götürmüyordu. Abim bu çevrelere girip çıkmaya başlayınca ben de bir anda kendimi orada buldum. O esnada Turgut Kut, Şinasi Akbatu gibi birkaç kişi İstanbul tetkikatı yapıyor. Mebani-i kadime dedikleri eski binaların tarihini kurcalayan adamlardı bunlar. Bizden büyük olmalarına rağmen bizim eve gelir gider oldular. Osmanlıca öğrenmek gerektiğini anladık. Abimde mezar taşı merakı başladı. Birileri abime 'Git Yahya Efendi Mezarlığı'nın mezar taşlarının kataloğunu yap!' demişti. Resmini çekecek, yazıları okuyacak falan. 1973-74 seneleri. O tarihte mezar taşlarıyla çok az adam uğraşıyor. Hele bugünlerdeki gibi arpalık haline hiç dönmemiş. Tam tersine cepten para veriyorsun bir de üstüne üstlük malzeme sıkıntısı var. Makaralı filmlerle çekim yapılıyor falan. Ya bir kare çekersin ya iki. Mezarlıklar metruk vaziyette. Karacaahmet'te onbeşli, yirmili köpek grupları dolaşıyor. Can güvenliğiniz yok. Bir sürü yer defne açık değil. Harap halde duruyor. Abimde 1970'li, 80'li yıllarda çekilmiş öyle fotoğraflar var ki 1910'larda çekilmiş sanabilirsiniz. O tarihlerde Yahya Efendi mezarlığına gidip kitabe okuyoruz.

Merakı size de sirayet etmiş!

Aslında ben pek istekli değilim ama yardıma ihtiyacı var. Metreyle ölçmek, taşı tebeşirlemek için beni götürüyor. Çok hevesli olmadığımı hatırlıyorum. Ama Enderun'a kendi isteğimle gider gelir oldum. Hiç unutmuyorum 1974'de birgün Enderun'da oturuyoruz.

Çırak mısınız?

Hayır değilim, gidip geliyorum. Kitap alıyorum. Kitap alıyorum derken öyle 3 kuruşluk, 5 kuruşluk şeyler. Harçlıkla ne olursa... 1974 yazı olmalı. Kısa boylu ama kılık kıyafeti düzgün, şık bir adam girdi içeri. Esprili biri. O gelince ortalık hareketlendi. "O Şevket Bey, hoşgeldiniz!" falan diyorlar. Meğer Mehmet Şevket Eygi'ymiş. Kaçak olduğu Almanya'dan geliyor. Meşhur, Erbakan - Ecevit affıyla geri dönmüş. Dehşet hikayeler anlatıyor. Yayıncılıkla ilgili hayalleri var. Alasonyalı Hacı Cemal Öğüt'ten hatıralar naklediyor. Orası hakikaten mektep gibiydi. Üniversite profesöründen Ermeni kitap meraklısına, Yahudi ajanı profesörden en radikal İslamcıya herkes gelir giderdi. British Library'nin İsa Muhammed isimli bir kütüphanecisi vardı, Müslüman olmuş. İsmini İsa Muhammed yapmış. İstanbul'a geldikçe Enderun'a uğrardı. Her fikirden ve her bilginlik derecesinden pek çok adamın gelip gittiğine şahit oldum.

Cumartesi toplantılarına da gider miydiniz?

Zaten oradaydım, altı ay çıraklık yaptım. Onun dışında da haftada en az iki - üç gün giderdik. Cumartesi toplantılarına çok kişi gelirdi. Hayrettin Karaman, Hakkı Dursun Yıldız, Ali İhsan Yurt Hoca... Cumartesi günü orası ağır abilere açıldığı için bizim gibi genç olanlar kapı dışında kalırdı. Mekan yetmiyordu. Kapı önünde ayakta dinleyenler de oluyordu. Nitekim ben görmedim ama anlatıldığı kadarıyla Abdullah Gül ve Recep Tayyip Erdoğan da gelip ayakta sohbet dinleyenler arasındaymış. Tarih, edebiyat, siyaset sahalarında çok önemli adamın gelip gittiği bir yerdi.

1970'li senelerde şehir gezileri yaptığınızı söylediniz. Ne maksatla yapılıyordu bu geziler?

Turgut Kut, Şinasi Akbatu, Kemal Elker gibi bir takım adamlar Enderun'da buluşmanın dışında İstanbul gezmeleri yaparlardı. Eski eserden iyi anlıyorlar, Osmanlıcaları var. Hepsi büyük adamlar o tarihlerde. Şinasi Bey emekli gazeteci, Turgut abi Amerika'da Chicago Üniversitesi Kütüphanesi'nde görevli. Yazın geldiğinde katılıyor bu gezilere. Abimle ben de o gruba eklendik. Mesela Aksaray'da, Çakır'ın Kahvesi'nde buluşuluyor. Sonra 'Haydi Eyüp'e gidelim!' diyorlar. Dolmuşa binip yola çıkıyorsun. Mezarlığı geziyorsun, türbe resmi çekiyorsun falan. Goodyear'da çalışan bir Dündar Bey vardı, bazen o arabayla alıyor. Hiç unutmadığım şöyle bir hikaye var; Dündar Bey'in arabasına bindik birgün. Şinasi Bey, Kemal Bey, abim, ben... Levent taraflarına gideceğiz diye çıktık galiba. Serencebey Yokuşu'ndan devam ediyoruz. Yokuş üzerinde sol tarafta beyaz boyalı muhteşem ahşap bir köşk gördük. Dündar Bey durdu, "Resimlerini çekelim" dedi. İndik, "Kimse var mı? Bir bakalım" deyip kapıyı çaldı. Yaşlı bir kadın açtı. "Köşke bakmak istiyorduk" dediler. "Buyrun gezin" diye içeri aldı bizi.

Kim bu kadın?

II. Abdülhamid'in kızı Ayşe Sultan'ın azatlısı Adiga. İçerde Hamid Rauf Osmanoğlu vardı. Ayşe Sultan'ın oğlu. Ayşe Sultan, II. Dünya Savaşı yıllarında Almanya'da sürgündeyken oğlu menenjit geçiriyor. Tedavi edilemediği için engelli kalıyor, konuşamıyor. Adiga Hanım bakıyormuş. O tarihlerde epey yaşlıydı kadın. Şehzade de yaşlıydı. Ölene kadar baktı Adiga Hanım. Ev saray yavrusu! Ayşe Sultan ölmüş, köşk eşyalarıyla birlikte kalmış. Sultan Abdülhamid'in yaptığı mobilyalar var. Üst katına çift merdivenle çıkılıyor. Ortada büyükçe diktörtgen bir hol, bütün odalar birbirine açılıyor. Bir odadan girdik, anahtarla aça aça sonuncudan çıktık. Sultan Abdülhamid istemediği biri geldiğinde diğer kapıdan çıkarmış gibi şeyler anlatılıyordu. Bir odaya girdik, dehşet bir kütüphane! O zamanlar hiç bir şey anlamıyorum. 1976 - 77. Kemal Elker var aramızda. Tam bir kitap kurdu. Hayran kaldı, sayıyor; 'Tarih-i Cevdet de var. Aa! Bakın bakın bilmem ne de var!' falan. O köşk şimdi MİT binası.

Osmanlıca okumayı ne zaman öğrendiniz?

1977 - 78'de Enderun'da öğrenmeye başladım. Şinasi Akbatu biraz öğretti. Enderun'da İsmail Bey gösterdi. Enderun'a gelen hemen herkesten bir miktar Osmanlıca öğrendim. Ali İhsan Yurt Hoca okuttu falan. Liseden mezun olduğumda Osmanlıca biliyordum. O tarihlerde Osmanlıca bilen kişi çok azdı. İlerde çok kıymetli olacak, çünkü bilen kalmayacak lafları ediliyordu. Sahaf çırağı olduğum için kütüphaneci olacağımı düşünüyordu herkes. Hazırlanmadığım için üçüncü senede girdim üniversiteye. Hepsinde de birinci tercihim kütüphanecilikti. Ama İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Eski Türk Edebiyatı kürsüsünü kazandım.

Sahaflar çarşısına da gidip geliyor muydunuz?

1978'de Enderun'daki çıraklığı bıraktım. Kitapların değerini az çok öğrenmeye başlamıştım. Haftada bir gün Sahaflar Çarşısı'nı dolaşıyordum. Elif Kitabevi'ne, rahmetli Aslan Bey'e gidiyordum mesela. Diyarbakır Salnamesi, 20 lira. İsmail Bey'in İstanbul dışında basılmış Osmanlıca kitapları topladığını bildiğim için ona haber veriyordum. Bana diyor ki 'Al sana 22 lira. Kitabı al, 2 lirası da senin!' Böyle böyle harçlık çıkarıyordum. Sonra öğrendim ki hurdacılara kitap geliyormuş. Hurdacı dolaşmaya başladım. O şekilde çok para kazandım.

Bu işi meslek edinmeye ne zaman karar verdiniz?

Hiç aklımda yoktu. Ben zaten tacir bir adam değildim. Ailenin tümü memur. Mehmet diye bir arkadaşım var, Cerrahpaşa'dan. O bu işlere çok zorladı beni. Üniversiteyi kazandıktan sonra çoğunlukla bu işleri yaptım. Hurdacıdan alıp esnafa sattım veya sahaftan alıp başkasına sattım. Semtimizde de çok kitap çıkıyordu o yıllarda. Bakıyoruz Tevfikpaşa Konağı boşaltılmış, tanıdıklar var, 'Alın!' diyorlar çuvalla kitap alıyoruz. Evde yığıyoruz, ayıklıyoruz falan. Abim 1974'de Vakıflar başmüdürlüğünde çalışmaya başladı. Mezartaşları baş müdürlüğü vardı o zamanlar. Abim hangi mezarlığa giderse onun peşinden gidiyorum. Bir sürü harap tekke falan. İçeri giriyoruz, oralardan bir şeyler çıkıyor. Mektup, yazma, kitap... Sürekli malzeme akıyor eve. Seksenli yıllarda yine Mehmet'in teşviki hatta zorlamasıyla Beyazıt Bakırcılar'da kitap sergisi açmaya başladım. 100 liraya mal ettiğin kitaplara 3 lira, 5 lira fiyat koyup 300 lira toplarım buradan diyorsun. Ne satarsa... O tezgahta çok adam tanıdım. İsmail Eren, sonradan patronumuz olan Prof. Ayhan Aktar, Metin Erksan... Metin Bey Pazar günleri gelir ucuz kitap alırdı. Gani Yener'i zaten tanıyordum, orada ahbap oldum.

Sahaflar geliyor muydu tezgahınıza?

Tabii, onlar sabah erkenden gelip seçiyorlardı. İş oradan sonra iyice ticarileşti. 1986'ya kadar böyle devam etti. Altı sene seyyar sahaflık yaptım. Çantacılık derler sahaflar buna.

Emin Nedret İşli

Yazma da satıyor muydunuz o tezgahta?

Tabii canım, her şey satıyorduk. O zaman boldu. Mehmet Şevket Eygi sahaf tezgahından Müteferrika kitap almıştır. Sinan Abi vardı, sahaf. O gider hurdacılardan kitap toplar, Pazar günü getirir Sahaflar Çarşısı'nın ortasına dökerdi. Osmanlıca da bilmez. Nasıl olmuşsa çıraklıktan dükkan sahibi olmuş. Ne çıkarsa bahtına. Müteferrika da çıkabilir, alelade bir kanun kitabı da. Bir sürü adam beklerdi onun başında.

Bu bolluk ne zaman kayboldu? Raflardaki kitabın niteliği ne zaman değişti?

1990'lara kadar sahaflarda hala iyi sahafiye kitap bulunabiliyordu. Sonra tamamen koptu Sahaflar Çarşısı.

Neden?

Çarşıya malzeme gelmez oldu. Sahaflar Beyoğlu'na, Kadıköy'e geçtiler. Kadıköy'de konaktan çıkan kitap karşıya geçmez oldu. Ötekiler de tenezzül edip evde kitap bakmaya gitmediler. Çarşıya yeni kitap zaten girmişti. Herkes birbirinden gördü. Biri başladı, diğerleri baktı ki satıyor, onlar da başladı. Bu meslek koşturmayı gerektirir. Ben haftada en az üç - beş yere yüksünmeden gidiyorum.

Her gittiğiniz yerden size uygun malzeme çıkıyor mu?

Çıkmadığı da oluyor ama çoğunlukla çıkıyor. Geçenlerde biri aradı, "Dragos'tayım, gelebilir misiniz?" O gün gittim. İyi de oldu, Recaizade'nin dedelerinden, Hattat Recai Efendi ailesinden kalma kitaplar aldım. Ev müze gibiydi. Yine ticari değer açısından en önemli kitaplardan birini "Tıp kitapları var!" diye çağırıldığım bir adresten aldım. O kitabın Türkiye'de bulunması mucizevidir diyebilirim. Merian'ın hazırladığı Avrupa kentleriyle ilgili ciltler. 1655 Paris baskısı. Hiç tanımadığımız bir adamın kütüphanesinden çıktı. 18 cilt, aslında 21 cilt olması gerekiyor. Eksik olan ciltlerden biri Türkiye ve İstanbul'a dair. Amerika'ya 40 bin euroya sattım. Ciltlerin içinde gravür ve haritalar var. Çok kıymetli şeyler bunlar.

Sürprizle karşılaşmaya devam ediyorsunuz yani?

Tabii, her an olabilir. Bir kapı açarlar size, bakarsınız iki tane yazma, filanca efendinin hattı...

1980'lerde hurdacılardan kitap aldığınızı söylediniz. Ne tür kitaplardı bunlar?

Çok aldım hem de. Her şey düşüyordu hurdacıya. Hala da çıkıyor. Şimdi hurdaya atılan kitaplar daha çok güncel romanlar vesaire. Ama eskiden Frasızca, Osmanlıca, nadir risale falan atılıyordu. Çünkü o kütüphanelerde o kitaplar vardı. Onlar kalmadı, azaldı. Okuduktan sonra işi bitiyor adamın. Kitabı atıp yerine biblo koyuyor. 80'li yıllarda kütüphaneyi olduğu gibi atanlar vardı. Bir doktor Haseki Hastanesi'nin Onkoloji servisinin içinde kütüphane kurmuş. O kütüphaneyi Haseki'de bir hurdacıya atmışlardı. İçinden neler bulup aldım.

Bulduğunuz kitabın kıymetini anlayacak bilgiye sahip miydiniz o tarihlerde?

Yok, maalesef! Eminim ki gözümden kaçmış, atladığım çok şey olmuştur. Bu iş bir tekamül işi. O seviyeye varmak zaman ve görgüye bağlı. Bir sahafın olgunluk çağı mesleğinde kırkıncı, ellinci yılından sonradır herhalde. Meşhur bir söz vardır bu sahada, 'alamadığıma değil, göremediğime yanarım!' Öyledir, alamadığına değil, göremediğine yanacaksın!

Müşterileriniz kütüphanelerini hangi gerekçeyle satıyor?

Kitap alma satma işi zenginliğe fakirliğe bakmıyor pek. Aile zengin oluyor ama kitaba ilgi duymuyor. Ya bir yere bağışlıyor ya sahafa satıyorlar.

Koleksiyonerler sahaf müşterileri arasına ne zaman katıldı?

Çok eskiden beri koleksiyon yapanlar var. Çok iyi koleksiyonlar var Osmanlı'da, ama biz onları tanımıyoruz. Halil Ethem Arda mesela, pek çok başlıkta eser toplamış. Çok sayıda yazma var aralarında. Keyfine kitap topluyor. Nuri Arlases de öyle, Ortaköylü Nuri Bey! Zevkine kütüphane oluşturuyor. Sonra bunların bir kısmı hiç bilinmeden dağılıyor. Ressam Yahşi Baraz'ın babası, Ahmet Münir Baraz'ın kütüphanesi hala Yahşi Baraz'da. Orta Asya'yla ilgili muhteşem bir kitaplık. Seyahatnameler, yabancı dilde kitaplar, türkçülük akımıyla ilgili kitaplar, dergiler... Böyle adamlar çok. İmzalı veya ilk baskı kitap toplama hadisesi ise günümüze has. Eskilerde kitap meraklısı yazarla arkadaş olduğu için kitap zaten imzalı geliyor ve kütüphanede yerini alıyor. Özellikle imzalı kitap toplayayım, bir başkasına imzalanmış kitabı alayım gibi bir düşünce yok!

O sahanın öncüleri kimler?

İmzalı kitap toplamaya ilk başlayanlardan biri Haluk Oral'dır. Ömer Koç da girdi o sahaya ama daha sonra. Ömer Koç Osmanlı'yla ilgili yazılmış yabancı dil kitap topluyor. Onda da Osmanlıca kitap yoktur. Müteferrika koleksiyonu yok mesela.

Ömer Koç ayarında ikinci bir şahıs kütüphanesi var mı Türkiye'de?

Yok! Türkiye'deki en büyük özel kütüphane Ömer Koç'un, ikincisi Celal Şengör'ündür. Celal Bey özel bir kitaplık yapıyor kendine. Coğrafya ve atlas alanında dünyadaki sayılı kütüphanelerden birine sahip.

Dağılan kütüphaneler arasında sizi en etkileyenler hangileriydi?

Süleyman Nazif'in kütüphanesini gördüm. Sahaflar çarşısında müzayedeyle satıldı. Çok iyi, çok güzel yazmalar vardı. Namık Kemal'in Londra'da çıkardığı Hürriyet gazetesinin koleksiyonu vardı. Ebuzziya Tevfik'in yayınladığı Ebuzziya mecmuasının özel ciltli bir takımı... Hafızamı zorlarsam dağıldığını gördüğüm sekiz - on muhteşem kitaplık sayabilirim. Hepsini ben almadım, o tarihte alma şansım olmayabiliyordu. Şişhane'de bir evde Yako Şağul adında bir Musevinin kitaplığını görmüştüm. Avukatlık bürosu olarak kullanılan bir apartman dairesi. Üç nesildir avukatlık yapan bir ailenin en büyüğü Yako Şağul. Neler neler vardı o kütüphanede, aman Allahım! Belki 100'ün üzerinde salname, bir sürü dergi, gazete, kitap...

1980'li yıllarda sahaf müşterisi ne tür kitaplara rağbet ederdi?

Öyle bir şey yoktu ki! Müşterinin sağcısı ve solcusu vardı. Esnaf da sağ kitap satanlar ve sol kitap satanlar diye ikiye ayrılmıştı. 141 - 142 - 163'üncü maddeler vardı bir defa. Öyle kolay değildi her kitabı satmak. Şimdi her şeyin bolluğu var memlekette. Hem zorluk, hem bolluk. Nazım'ı vitrine koyuyor adam. İlk baskısını ele geçirince Facebook'una koyuyor. 1970'lerde sıkı mı onu yapasın? Komünist damgası yerdin, içeri alırlardı adamı. Tezgah altında, çekmecede dururdu o kitaplar. Meraklısı ve güvenilir kimse olmadıktan sonra da çıkmazdı. Sevmeyen zaten imha ederdi. Gani Yener, sol kitapları toplamaya meraklı, geldiği zaman çıkarıp önüne koyuyorlardı. Öteki türlü adam alır, üstüne bir de ihbar eder seni. O tehlike de var.

Hangi kitapların satılması yasaktı, hatırlıyor musunuz?

Başta Rıza Nur, Hayat ve Hatıratım. Evinde bulundurmak bile mürteci damgası yemeye yeterdi. Atatürk'ü Koruma Kanunu'nundan dolayı o kitabı basmak, dağıtmak yasak. Hele dağıtmak tamamen suçtu, gizli gizli basılırdı. Eskiden Sümerbank ayakkabısı giymiş, kıyafeti memura benzeyen adamlar arada Beyazıt'taki sahaflara gelip 'Gizli Hazine var mı?' 'Kenzü-l Havas var mı?' gibi sorular sorardı. Aradıkları kitaplar büyücülük, muska işlerine falan girerdi. Yeni başlayan çırağa tembih edilirdi, 'Bu kitapları sorarlarsa yok de!' Arada sırada da soran olurdu. Şimdi o niyetle soran olduğunu sanmıyorum ama ben hala alışkanlıkla havas kitabı soranlara 'Yok! Biz onları satmayız!' diyorum. Son zamanlarda geçmedi elimden ama o eski tembih kulağımda kalmış, olsa da söylemem!

Emin Nedret İşli

Kırk yıldır suyun başını tutuyorsunuz. Gördükleriniz hakkında fikir sahibi olduk peki ya kendinize sakladıklarınız?

Ev dolu! Hangi birini söylesem, aklıma gelmez ki. Basın tarihi, Nazım Hikmet, biyografiler, tezkireler, kahve ve kahvehaneler, yayıncı ve kitapçı katalogları... İstanbul üzerine kitaplığım var ama bunlar öyle büyük kitaplar değil, küçük risaleler... İbnül Emin Mahmut Kemal Bey'le ilgili bir rafım var. İçinde çok kıymetli parçalar var. Bir tanesi iki nüsha, biri İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi'nde, bir nüshası da bende. Hüseyin Vassaf'ın Kemal'ül-Kemal'i. Letâifnâme ise tek nüsha, el yazısı. Yirmibeş - otuz kadar Süleyman Nazif'in İbnül Emin'e yazdığı mektup var. Kendisinin yazdıkları, ona imzalananlar, onun imzaladıkları...

Bunlar vazgeçilemeyenler mi?

Uğraşırsam 50 bin liraya, 100 bin liraya müşteri bulabilirim. Nitekim haber gönderenler var ama henüz satma noktasına gelmedim.

Aralarında henüz varlığından haberdar olmadığımız, neşredilmemiş de çok şey var. Bunlarla ilgili çalışma var mı gündeminizde?

Bu mesleğin doğası bu, neşredilmemiş malzeme olması esas. Herhangi bir çekmeceyi açsam bir sürü neşredilmemiş malzeme koyarım önünüze.

Ben yayınlayayım diye kendinize ayırdıklarınız var mı?

Çok var ama başka şeylerle uğraşmaktan hiçbirini de yayınlayamıyorum. Bu işi özel kılan da o! Şevket Rado 1942'de ikinci kez askere alındığında, nişanlısı Türkan Hanım'ın ona yazdığı mektuplar var mesela. Prof. Türkan Rado, arkadaşlarıyla yaptıkları her şeyi gün gün yazmış Şevket Bey'e. Arkadaşlar da kim? Mehmet Ali Aybar ve eşi, Oktay Rıfat ve eşi, Melih Cevdet Anday ve eşi, Orhan Veli girip çıkıyor aralarına, Süheyla Bayrav, Vahit Moran gidip geliyor... Bunlar Türkan Hanım'dan kurtardıklarım. İki katı kadarını da yırttı.

Şahsi kütüphanenizle ilgili bir planınız var mı? Ne olacak bu arşiv, satacak mısınız?

Oğlumun bu işlerle ilgilenmesini istiyorum ama kitaba meraklı olsun, benim kitaplığımı sürdürsün falan gibi bir iddiam yok. Ben kitaplığın sürdürülmeyebileceğini düşünenlerdenim. Kitap dolaşmalı! Şefik Atabey büyük kataloğunu ve kütüphanesini sattığında, "Ben keyfini aldım. Okudum, okşadım, baktım, cilasını yaptım, havalandırdım. Vitrinimde seyrettim. Şimdi de bu zevki yaşayacak başka insanların eline geçsin!" demişti. Başta çok garipsemiştim. Ama şimdi diyorum ki kitap biraz bende dursun, sonra başka birine, ondan başkasına geçsin. İlla ki benim kitaplığım korunsun gibi bir derdim yok.

Söyleşi: Ayşe Adlı

Fotoğraflar: İ. Bahtiyar İstekli


İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.


Kitap sanatında zincir koptu!

Haziran 2017

Eskiden tek bir kitapta toplanan geleneksel sanatların şimdi çerçeveye hapsedildiğini söyleyen Mücellit Fatih Hündür, "Üstad olarak gördüğüm, yaptığı her işe hayranlık duyduğum kişi odur!" dediği Necmettin Okyay'ın rehperliğinde ilerlediğini belirtiyor.

Haziran 2017

Yeni şeyler konusunda cahil kalma hakkımı kullanıyorum!

Nisan 2017

Musa Dağdeviren, geleneksel Anadolu mutfağını büyük bir titizlik ve başarıyla sunan Çiya restoranlarının sahibi. Nizip'te, hafızasındaki canlılığını bugüne kadar koruyan 'hayat'lı bir evde doğmuş. 10'lu yaşlardan beri, o zenginliğin kaybolmasına mani olmak için çalışıyor!

Nisan 2017

Kitap, bir yatırım aracına dönüştü

Şubat 2017

"Şimdi insanlar, kitabı bir yatırım aracı olarak görüyor. Kitapların koleksiyonlara girmesi belli bir disiplin içinde muhafaza edilmelerini sağlıyor. Bu bilinç daha çok oturmadı. Ama insanlar biliyor ki, birgün o kitabı artık istemediğinde ondan para kazanabilecek..."

Şubat 2017

Bir hurdacının genlerini taşıyorum!

Ocak 2017

Biz Osmantan Erkır'ı ulusal televizyonlara yaptığı büyük çaplı prodüksiyonlardan tanıyoruz. Popstar Alaturka, En Zayıf Halka, Kim 500 Milyar İster gibi pek çok yapımda imzası var. Ancak bu kadar göz önünde olmasına rağmen hiç bilinmeyen bir yönü daha var Erkır'ın. O, aynı zamanda iyi bir koleksiyoner.

Ocak 2017

Bu işte satan değil alan kazanır!

Aralık 2016

Sahaf camiasının en kıdemli isimlerinden Lütfü Seymen, alınıp satılan eserlerin niteliği değişse de insanlık var olduğu sürece sahaf müşterisinin de sahaflığın da bitmeyeceği kanaatinde...



Aralık 2016

Eski tarz sahaflığın zamanı doldu

Kasım 2016

Sahafların kültür ortamında yetişen, akademik çalışmalarını o ortamlar sayesinde eriştiği evrak üzerinde inşa eden Osmanlılar'da Sahaflar ve Sahaflık kitabının yazarı Prof. Dr. İsmail Erünsal'la sahaflığın yakın tarihini ve geçirdiği dönüşümü konuştuk...

Kasım 2016

Copyright 2007-2017 Nadirkitap Bilişim ve Reklamcılık Ltd. Şti.. Tüm Hakları Saklıdır. Bu siteye üye olanlar Kullanıcı Sözleşmesini okumuş ve kabul etmiş sayılırlar.

Yukarı Çık