Murat Menteş, genç neslin önemli roman yazarlarından. İmza attığı eserler, yer yer muzip de denilebilecek üslubuyla okurlara sıra dışı bir okuma zevki vadediyor. 2000’lerin ortalarında yayınlanan ilk romanı Dublörün Dilemması’yla inşa etmeye başladığı ve kendisinin kontrollü kaos olarak nitelediği üslup yazarın sonraki romanlarında da devam ediyor. Yer yer polisiyeye de kayan sürükleyici, macerası kurgu, genç okurların daha çok ilgisini çekiyor gibi görünüyor. Murat Menteş’le kendi serüvenini, romana bakışını ve geleceğin dünyasında romanın yerini konuştuk. Buyurun sohbete…

Hikayeleri takip ettiğimizde yetişkinlikte yürüdüğümüz yolların ilk adımlarının genellikle çocuklukta atıldığını görüyoruz. Sizin çocukluğunuzda bugüne ışık tutan ipuçları var mı?
Küçük bir çocukken, kitaplara oyuncaklardan daha fazla ilgi duyuyordum. Babam düzenli olarak gazete alırdı. O gazetelerdeki bant karikatürleri ve çizgi roman tefrikalarını kesip saklardım. Yedi-sekiz yaşımda, Maltepe’de yaşıyorduk, ana caddede bir kitabevi vardı. Hava henüz aydınlanmadan evden çıkıp okula giderdim. Karanlıkta, kitabevinin önünde dükkanın açılmasını beklediğimi hatırlıyorum.
O kitapçı dükkanında ilginizi neler çekiyordu?
Çizgi romanlar ve çocuk kitapları haliyle. Sokağımızda çocuklar, bir bahçe duvarına oturup çizgi roman okurlardı. Misket oyunlarında kazanana çizgi roman verilirdi. Çizgi roman takas ederdik. Kinova’yı ver, Judas’ı al. Elden ele… Sonra Jules Verne, Jack London, Kemalettin Tuğcu okumaya başladık. Bugün bazısı pedagojik açıdan sakıncalı görülen öyküler... Fakat bizimki biraz sert, acımasız bir dünyaydı, anlarsınız ya… Altın Kitaplar’ın çocuk kitapları göz dolduruyordu. Aslan Şükür’ün tasarladığı şahane kapakları vardı bu kitapların. Aslan Şükür aynı zamanda Kızıl Maske, Zagor, Mister No gibi çizgi romanların kapaklarını çizen kişi. Bizi büyülüyordu o çizgiler. Ansiklopedi okurduk bir de.
Evinizde kitap var mıydı?
Çok değil. Birkaç roman, birkaç kuramsal kitap, iki takım ansiklopedi. Annem, bana verdiği harçlıklarla kitap almama şaşardı. Çizgi filmlerdeki, resimli kitaplardaki hayatlar bana gerçek dünyadan daha cazip geliyordu. Bu duyguyu çok net hatırlıyorum. Sayfalarda gördüğüm o yapaylık, gerçek hayatta gördüklerimden daha etkileyici, sahici ve tercihe şayandı. Yapaylığı hâlâ önemsiyorum. Kültürün temeli. Doğal olanı olumlu ya da olumsuz niteleyebilirsiniz. Yapay, insan eliyle üretilmiş bir şey iyi olmak zorundadır. Eser veriyor, mamul üretiyorsanız kaliteli, sağlam, dayanıklı, estetik, kullanışlı olmalı. “Yapaylığın doğası” bunu gerektirir. Romanı biraz da bu yüzden önemsiyorum. Cemil Meriç, roman devrinin kapandığını yazmıştı 1970’lerde. Nitekim roman on dokuzuncu asrın taşıyıcı sanatıydı. Yirminci asırda sinema romanın işlevlerini üstlendi. Günümüzde roman, insani sınırlara dönmenin, kendimizi hatırlamanın bir aracı.
Ne demek istediğinizi biraz açar mısınız?
Günümüzde roman, kitap geriye gidiyor, yok oluşa doğru seyrediyorsa bu aslında insanın da yok oluşa sürüklendiği manasına gelir. Postmodern dönemde, post-truth çağında, trans-hümanizm gündemdeyken romanla bağ kurmak zorlaşıyor. Dört yüz sayfalık bir roman okuyabilmek, dünyadan kaçmakla, kendimizi yaşadığımız koşullardan yalıtmakla mümkün ancak. Cep telefonunuzu kapatmazsanız romana layıkıyla odaklanamazsınız. Kitap okumak; dünyaya, çağa meydan okumaya benziyor. Asice bir eylem.
Sözünü ettiğiniz gerileme romana has bir durum mu?
Mikhail Bakhtin “Roman tüm edebi türlerin toplamıdır” der. Dolayısıyla romanın durumu, edebiyatın durumunu saptamak bakımından epey elverişlidir.

Bugün romanla bağımızın gevşemesini neye bağlıyorsunuz?
Bir değişim dönemindeyiz. Böyle zamanlarda insanlar değişim sürecini ölçemezler ve yönetemezler. Karen Horney’e göre, değişim dönemlerinde bazı psikolojik hastalıklar yaygınlaşır, kitleselleşir. Yirminci yüzyıl koşulları, insanları nevrotikleştirmişti. Günümüzde dikkat ederseniz yeni sendromlar çıkıyor. Aşk, iş, öğrenim, aile… negatif kavramların kuşatması altında. Mobing, hiperaktivite, ghosting, depresyon, travma, narsisizm, tükenmişlik… Peki, sıhhatli insanlar nerede? Sağlığa, afiyete, erince, hoşnutluğa ne oldu? Düşüncelerimiz, sözlerimiz, davranışlarımız hassas ve yıkıcı bir sınama mekanizmasının tehdidi altında biçimleniyor. Bir şeyin iyicil, faydalı, münasip versiyonunu bulmakta zorlanıyoruz. Mutluluk da sahteleşti sanki. Maskesiz gülemiyoruz galiba.
Geleceği nasıl öngörüyorsunuz?
Yakın gelecekte yapay zeka hayatımızın her alanına yayılacak ve yaşamın kurgusunu, insanın tanımını ve konumunu değiştirecek herhalde. Hiçbir şeyin mesuliyetini almak istemediğimizden yani özgürlükten kaçtığımız için, yapay zekanın buyruklarına uyacağız.
Bu düşünce size nasıl hissettiriyor?
İtaatsizlik erdeminin yeryüzünden silineceğinden endişe ediyorum. İnsan, kendi elleriyle, itaat edeceği, kulluk edeceği bir tanrı yaratıyor. Bizi bizden iyi tanıyan bir tanrı yaratmakla meşgulüz. Tüm sorumluluklarımızın yanı sıra yetkilerimizi de devredeceğiz. Anlamı, doğruyu, iyiyi, güzeli o tayin edecek. Canlılık, vitalite hayattan soyutlanıyor. Sürpriz, müjde, bereket, aşk, ümit gibi olgular tedavülden kalkacak. Hiçbir branşta yarışmamıza gerek kalmayacak; sıralama belli zaten. Gösteri devam etmeyecek, paydos edecek. Yapay zeka şeriatına göre yaşayacağız.
Fazla mı karamsarsınız?
Belki… Elon Musk’ınkilerle ve kimi Alman, Koreli filozoflarınkilerle benzer endişeleri taşıyorum bu konuda. İnsan, ötekinin şahsında kendi anlamını yok ediyor. Ahengimizi ve ritmimizi kaybediyoruz. 1800’lerde ilk tren seferleri başladığında yolcuların telaşla yere yattığı, sağa sola tutunduğu söylenir. 30 km hız, bizi benliğimizden uzaklaştırıyordu. Şimdi saatte 800 km hızla giden uçaklarda kraker yiyip film izliyoruz. Bunlar, nihayetinde işleyişi ve işlevi bakımından ölçülebilir teknolojilerdi. Şimdiyse, mahiyetini bilmediğimiz bir merhaleye geçiyoruz. Yabancısı olduğumuz bir dünya kuruyoruz.
Kitapla birlikte insanın da yok olacağını söylediniz. Bundan kastınız ne?
Karbon temelli zekadan, silikon temelli zekaya geçiliyor! Eskiden eser, sanatçının kişiliğini, biricikliğini temsil veya ima ederdi. Şimdiyse tüm sanat eserleri, yapay zeka tarafından işlenecek verilere dönüşüyor. Tanpınar üslubuyla yazılmış bir Carl Sagan kitabı yaratmak bir saniye sürüyor. God Father filminin oyuncularının ve mekanlarının değiştirildiği yeni bir varyantını izleyebilirsiniz. Böyle bir dünyada insan nerede? İnsan, kendi sınırlarının dışına savrulup kayboluyor. Otomatikman yabancılaşıyor. Kitaba dönemiyoruz. Yani kendi sınırlarımızı, doğal hızımızı, ritmimizi hatırlama imkanını yitiriyoruz. Matbaadan önce de sadece yazma eserlere erişimi olan az sayıda insan okuyabiliyordu. Ancak galiba o günün dünyası bugünkünden farklı olarak okunaklı bir yerdi. “Yeni teknoloji çocuklara doğal görünür, gençlere fırsatlar sunar, ihtiyarlar için ise felaket anlamı taşır” derler. Bu doğruysa, ben tam bir ihtiyar gibi konuşuyorum. Halbuki, yapay zekanın traktör, telefon veya buzdolabından yapısal olarak çok farklı olduğu aşikar. Kolaylık, prestij, hız vesaire temin etmenin, zaman kazandırmanın çok ötesinde, bir tahakküm sistemi getiriyor. Teknoloji bağımlılığı şöyle dursun, istisnalara yer bırakmayan, her bireyi kuşatan mutlak bir teslimiyet çağı başlıyor. Özne, tarihin dışına fırlatılıyor. Da Vinci, Dede Efendi, Chaplin, Fuzulî hepsi birer dataya dönüşüyor.
Ve siz de bunu bir felaket sayıyorsunuz…
Aşırılıklar dengemizi bozar. Fakat mutlak denge de yok edici bir aşırılık şeklinde tezahür edecektir. Bilmediğimiz sınırları ne aşabiliriz ne esnetebiliriz ne de keşfedebiliriz.
Tasvir ettiğiniz bu dünyada yazarlık bitecek mi?
Öyle görünüyor, maalesef. Umarım bu öngörümü tersine çevirecek fikirlere yaklaşabilirim. Yazıyla sabitlenen, düşüncede, okumada ve konuşmada akışkanlaşan metni, yapay zekaya terk ediyoruz. Ben romanlarımı yapay zekadan koruyamayacağım. Romanlarım arasındaki benzerlikleri ve farkları benden daha iyi analiz edecek. Yazdığım her şeyi ezberinde tutacak. Ve benim dört yılda yazacağım romanı bir saniyede yazacak. Bu yolla üretilen, binlerce yazardan milyonlarca romanı okumak da imkansız. Dolayısıyla bizler bilgileri, verileri download ettiğimiz hard disklere ihtiyaç duyacağız. Yani beynimize çip yerleştireceğiz. Philip K. Dick’in romanlarındaki dehşetengiz acayiplikler gerçek olacak.
Az önce çizgi romanın çocukluğunuzda hayal dünyanızda karşılık geldiği anlamı anlattınız. Yapay zeka çağının insanları bu ihtiyaçlarını nasıl karşılayacak?
Kahin değilim. Bilim insanı da değilim. Dünyaya, kurmaca zaviyesinden bakıyorum. Gördüğüm kadarıyla hayatımız da büyük ölçüde kurmaca. Ve kurmacalarla etkileşimli. Isaac Asimov’a, “Robotların en iyi yapacağı iş nedir?” diye soruyorlar, “Devlet yönetmek” diyor. “Çünkü bir robot uyumaz, rüşvet almaz, skandallara karışmaz, zimmetine para geçirmez…” Gelecekte yönetim, meşruiyetini, yapay zekaya devredilmiş olmasından alacak. Dolayısıyla bin bir sendromdan mustarip insanların siyasetinden kurtulacağız. Gelgelelim yapay zeka, mesela ülkedeki herkesin son on yıldır ne yiyip ne içtiğini biliyor olacak. Hastalık risklerini, hava durumunu, ağaçların büyüme hızını bilecek. O koşullarda muhayyile de çökecek maalesef.
Çerçevesini çizdiğiniz bu dünyada yaşamak ister misiniz?
Böyle bir dünyada kaçak olarak yaşanabilir ancak. Dolayısıyla robot zaptiyelerden ne kadar kaçabilirsek. Yuval Harari “Gereksizler sınıfı oluşacak” diyor. İnsan “gereksiz tür” olacak. Ayrıca, biz zaten bu sürecin içindeyiz. Unuttuğumuz, uzaklaştığımız şeylerin haddi hesabı yok. İnsanlık sıradanlaşıyor.
Böyle bir dünyada yazar olarak yeriniz olacak mı?
Leonard Cohen, Future şarkısında “Geleceği gördüm kardeşim, gelecek bir katliam” diyor. Hay Allah, ben neden böyle konuşuyorum acaba? İnsanların morali yeterince bozuk değilmiş gibi… Ben modern bir romancıyım. Kendimce, yirmi birinci yüzyıla uygun romanlar yazmaya çalıştım. Fakat benim de mesleğimin bir ufku yok. Roman okumak, kişilik kazanmak ya da haysiyetini korumak için savaşanların radikal eylemi haline geliyor. Burada benim yazar olarak ismimin hatırlanmasından çok daha büyük bir mesele var.

Sizin hikayenize dönecek olursak… Ne zamandır yazıyorsunuz?
İyi fikir. Geçmişten konuşalım. İlk daktilomu 13 yaşında aldım. Evin önünden bir eskici geçiyordu. Ahşap el-arabasında paçavraya dönmüş telefon rehberi, paslı kalorifer peteği, kırık gaz-lambasının yanında N harfi eksik bir daktilo vardı. Param yetmedi, üstünü tamamlasın diye yalvardım anneme. Aldım daktiloyu. Roman yazacaktım fakat kağıt yok. Mecburen defterden sayfa koparıp şiir yazmaya başladım. Yıllar sonra öğrendim ki Stephen King’in ilk daktilosunda da N harfi yokmuş. Bunlar bizim kendimize yonttuğumuz saçma tesadüfler elbette.
Edebiyata şiir yazarak başladınız ama sonra romana geçtiniz. Sizi roman yazmaya sevk eden neydi?
Şiir gençlik dönemi sanatıdır. Şiirde şair konuşur. Romansa olgunluk dönemi sanatı ve diyalojik bir anlatıdır. Hatta “multiyolojik” diyebiliriz. Tüm bu teknik açıklamalara boşverelim. İçimden geldi. Sezgiyle ve sevgiyle ilgili bir şeydi. Yirmi dokuz yaşında Dublörün Dilemması’nı yazdım.
İlk romanınız olmasına rağmen İletişim Yayınları gibi prestijli bir yayınevi tarafından basıldı Dublörün Dilemması…
Evet, yayınevlerinin tutturduğu seviyeyi önemsiyordum. İletişim Yayınları’nın editörleri teveccüh gösterdiler. Özenli bir edisyonla neşrettiler kitabı. Bana son derece nazik davrandılar. Yazdığım romanı değerli buluyorlardı. O zaman “Bu iş ciddi. Daha çok çalışmam gerek” diye düşündüğümü hatırlıyorum.
Dublörün Dilemması’yla birlikte kendi okur kitlenizi de oluşturmaya başladınız. Okurlarınızın büyük kısmını gençler teşkil ediyor. Eserlerinizi kaleme alırken bunu mu hedeflemiştiniz?
Dublörün Dilemması’nı yazdığımda, “Bu romanı kimse anlamaz.” diye düşünmüştüm. Yanılmışım. Roman hızla, üst üste basıldı. O kitabı yazdığımda, 2005’te doğan çocuklar şimdi on dokuz, yirmi yaşlarında. Zaman zaman, sosyal medyada, gençlerin “Vay canına, daha önce böyle bir şey okumamıştım.” minvalinde yorumlarına rastlıyorum. Yani beni gençler de okuyor, evet. Gençlerin okumadığı bir yazarsanız, toplum sizi benimsememiş demektir. Fakat her yaştan, her kesimden okurlarım var.
Anlaşılmayacağınızı düşündüğünüz halde sizi yazmaya sevk eden neydi?
1990’lardan itibaren Türkiye’de İslami çevre içinde entelektüel, demokrat zihniyetli, değişime ve diyaloğa açık bir zümre vardı. Zeki, espritüel, kültürlü, stil sahibi gençler. İnternet, sosyal medya vesaire olmadığı için insanlar kitap okuyor, dergi takip ediyor ve birbirleriyle görüşüyorlardı. Bahsettiğim muhite, kimi seküler entelektüeller de uğruyordu. Mert, umutlu, güleç, temiz insanlardı. Dublörün Dilemması’nı, içinde bulunduğum o çevrenin atmosferine ve seviyesine göre tasarlamıştım. Sonra siyasi dalga bu ortamın çözünmesine sebep oldu. Ben o çevreyi ‘Koala Koalisyonu’ diye nitelemiştim. Romancı dostum Selçuk Orhan ise benim iyimserliğimi eleştirmişti. Açıkçası zaman Selçuk’u haklı çıkardı. Siyasi dalganın yükselmesiyle, o çevrede dört tür insan belirdi: ilki; ülke kaynaklarına yakın olmayı fırsat bilerek bundan nemalananlar. Emaneti ganimete çevirenler yani. İkinci grup işi şakaya vurup “Doğru söylüyorsunuz ama “onlar” da şöyle yapıyor.” diyerek geçiştirenler. Üçüncü grup, sessizleşenler ya da suskunlar diyelim. Bunlar köşelerine çekildiler ve meslekî meşgalelerine devam ettiler. Pastadan pay alma telaşına düşmediler ama eleştiride de bulunmadılar. Ve son olarak “Benim bu işlerin içinde olmadığım bilinsin” diyerek kopanlar.
[Çizim: Hakan Karataş]Siz hangi gruba giriyorsunuz?
Dördüncü grupta olduğumu söyleyebilirim. Ben tek başına bir ferdim. Emeklerim de zamanım da zayi olabilir. Kişilik kazanma çabasındaysanız ve bu nedenle grup aidiyetini ve size verilen kimliği bırakırsanız, insanlar sizi anlamakta zorlanıyorlar. Varsın yalnız kalayım. Yalnızlığın farklı türlerini, çeşitli evrelerini hepimiz deneyimliyoruz. Ama hâlâ cevap aradığım bir soru var; Türkiye bu siyasi süreçten kazançlı mı çıktı? Temiz bir manevi miras bırakma onurunun yerini kupkuru hamasetin almadığını söylemek isteyen varsa buyursun söylesin.
O çevrenin yazarlığınıza katkısı oldu mu?
Kesinlikle evet. İlk romanımın karakterleri o ortamdan doğdu: İnançlı, modern, entelektüel çocuklar. İfade düzenleri, espri anlayışları çarpıcı. Biz de öyleydik sanki… Dublörün Dilemması iyi bir romandı ama galiba daha iyi romanlar da yazdım.
Yedi roman yazdınız. Sizce hangisi ‘en iyisi’?
Nietzsche, “Hain okur, yazarın kitaplarını birbiriyle kıyaslar” der. Ne yazık ki kıyas handiyse otomatiktir. Kendiliğinden beliriverir çoğu zaman. Fakat ben kendi romanlarımı sıralamamayı tercih ederim. Halid Ziya gibi konuşmama izin verirseniz “Romanlarımın her birinin iyi olmasını gözettim. Eğer beceremediysem, bunun sebebi niyetim değildir.”
Kitaplarınızın ortak özelliklerinden biri de hepsinde bir kaos olması. Niye böyle bir kurgu tercih ediyorsunuz?
“Kontrollü kaos” yöntemiyle yazıyorum. Kaotik görünse de hikayenin unsurlarını bir yere bağlıyorum. Bu da biraz romansal sezgi ve sanatsal cesaret gerekiyor. Beş yıldır, çizer dostum Hakan Karataş’la birlikte çalışıyorum. Hakan’a “Küçücük bir çizgi nasıl ağaç oluyor?” diye sordum bir keresinde. “O çizgiyi çizerken ağaç olarak görünsün istiyorum, öyle görünüyor.” diyor. Buna benzer bir durum benim yazdıklarımda da var. Dua gibi bir şey belki.
İyi bir sahaf ve kitapçı müdavimisiniz. Ne zamandır o ortamların içindesiniz?
1989’dan beri kitapçıları ve sahafları dolaşıyorum. Hangi kitabı alacağıma raflar arasında gezerken karar veririm. Bana cazip gelen ne varsa onu alırım. Hiç aklımda yokken Üzümsü Bitkiler, Habsburg Hanedanı, Japon edebiyatı ya da tavukçuluk üzerine bir kitap alıp çıkabilirim. 1950’de basılmış Şeytanın Adası adında bir ‘ucuz roman’ görürsem onu da alırım.

Erken yaşlardan itibaren mi bu kadar çeşitli okuyordunuz?
Çocukken kapısında beklediğim kitabevinden Geyik Olan Eşekler adında bir kitap aldığımı hatırlıyorum. Demek ki öyleymiş. Yazarı, çevirmeni, yayınevi, kapak tasarımı, kitabın adı, konusu, arka kapak yazısı, içindekiler… Epey bir karıştırırım kitabı ve bütün bu verileri değerlendirerek karar veririm. “Vay canına, bu amma acayipmiş!” dediğim kitapları aldım. On beş yaşımdan beri Lütfü Seymen’in dükkanı Müteferrika’ya gider gelirim. Favori sahafım odur. Ondan hem çok şey öğrendim hem de çok kitap aldım. Bence Kadıköy’e heykeli dikilmeli Lütfü Seymen’in.
Zaman içinde epey kitap toplamış olmalısınız. Kitaplarınızı saklamayı mı dağıtmayı mı tercih ediyorsunuz?
Kitaplarım birkaç eve dağılmış halde. Sanıyorum 15 bin civarında kitabım var. Birkaç bin kadar da bağışladım. Romanlarımdaki kontrollü kaosun bir benzeri de kütüphanemde yaşanıyor. Birbiriyle hiç alakası olmayan yazarlar, kitaplar, konular bir arada. Türk Folklorunda Kesik Baş isimli bir kitap da bulabilirsiniz benim kitaplığımda, Hazreti Muhammed hakkında bir bölüm de. Epey mükerrer kitabım da var. Yankı Yayınevi’nin kitapları gibi bazı kitapları nerede görsem alıyorum; çoğu mükerrerdir.
Hayatınızı yazarak kazanıyorsunuz ve iyi bir okursunuz. Okumak mı yazmak mı öncelikli sizin için?
Arzu ettiğim düzeyde bir okur olduğumu söyleyemem. Bin yıl yaşasaydık, okumanın hakkını verebilseydik… Yazarken de romanı okunmaya değer kılmaya çalışıyorum. Yani yazmak aynı zamanda okumak demek. T.S. Eliot mıydı, “Yazarın en büyük ödülü; vaktiyle yazdığı bir kitabı açıp ‘Vay canına, bunu nasıl yazmışım!’ demesidir” diyordu. Bunu deneyimledim. Hatta bazen “Vay canına, bunu nasıl yazmış? Ben böyle bir şey yazamam” diyorum. Elbette bazı pürüzler de buluyorum yazdıklarımda. “Şimdi yazsam, böyle ifade etmem” dediğim de oluyor. Benim temel kuralım şu: Yazar, harika bir roman yazma niyetiyle yazmalı. Harika bir roman yazmaya çalışmıyorsan, niye yazasın?
Son noktayı koyduğunuzda hedefe ulaşmış hissediyor musunuz?
Borges “Eğer çok üzerinde durursanız bir romanı bitirmeye ömrünüz yetmeyebilir” diyor. Bir yerden sonra “Oldu galiba” diyorsunuz. “Harika bir roman yazmalıyım” düşüncesi başlangıç ve yazım sürecini kapsıyor. Bittiğinde ise en fazla “Oldu galiba” diyebiliyorsunuz. Yazdığınız romanın nasıl olduğunu ancak okurun reaksiyonuyla anlayabilirsiniz. O okur da çoğu zaman yazarın ölümünden sonra doğuyor.
Yazarlık öğrenilebilir bir şey mi sizce?
Evet. Hayatta her şeyi öğrenmiyor muyuz?

Yazarlık atölyeleri de düzenliyorsunuz. Orada ne öğretiyorsunuz öğrencilerinize?
Atölyelerde rehber yazar, katılımcılara romanın içeriği, perspektifi, şematik yönleri hakkında bilgiler aktarmalı. Ben dil ve anlatım konularıyla başlıyorum. Katılımcılar biraz şaşırıyor. Çünkü herkes Türkçeyi iyi bildiğini varsayıyor. Hikayenin çekirdeği hakkında bilgiler veriyorum. Öte yandan “Ancak benim yazabileceğim bir roman nasıl olmalıdır?” sorusunu sordurmak ve bunun cevabını bulmak gerekli görünüyor bana.
Şu sıralar ne okuyor ve ne yazıyorsunuz?
Tanpınar’a Huzur Yok adlı bir roman yazıyorum. Bir film senaryosu yazdım onu daha sıkı hale getirmeye çalışıyorum. Daha önce Dehşet Bey adında bir çizgi roman yazmıştım. M.K. Perker çizmişti. O hikayeyi film yapma fikrimiz vardı. Yıllar sonra fark ettim ki namlı bir senarist, Dehşet Bey’in orijinal fikrini kullanarak bir televizyon dizisi yapmış ve dizi epey beğenilmiş. Böyle olunca hikayeyi yeniden yazmam gerekti. Okuduklarıma gelince; bu sıralar yoğun olarak Tanpınar üzerine okudum. Nazlı Eray’ın ve Selim İleri’nin Tanpınar’la ilgili romanlarını okudum. Etyen Mahçupyan’ın İnsanı Anlamak kitabını beğendim. Avrupalı modern filozofları ve günümüz dünyası üzerine düşünce üreten yazarları takip ediyorum. Çağdaş Türk yazarlara bakıyorum… Yapay zeka hepimizi işsiz bırakmadan önceki şu son demlerde esaslı birkaç roman daha yazılsa da okusak…
Söyleşi: Ayşe Adlı
Fotoğraflar: Bahtiyar İstekli
İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.

