"Bazı Matbu Kitaplar Yazma Kadar Nadirdir!"

Doktor Mustafa Duman bir tıp doktoru. Yayın camiasında halk edebiyatı, özellikle Nasreddin Hoca konusunda yaptığı çalışmalarla tanınsa da Tıp eğitimini İstanbul’da, Çapa’da tamamladıktan sonra Almanya’da iç hastalıkları ihtisası yapmış, ultrasonografik görüntüleme teknolojisini Türkiye’ye getirmiş ilk hekimlerden biri. Talih kendisine tıp alanında akademik kariyer yapma fırsatı vermeyince çocukluk tutkusu halk edebiyatına dönmüş ve başarılı işlere imza atmış. 26. kitabının raflarda yerini alması için gün sayan Mustafa Duman’la kitaplar arasında; kitap tutkusunu ve bitmez tükenmez öğrenme şevkini konuştuk. Keyifli okumalar dileriz.

Temmuz 2025

Doktor Mustafa Duman bir tıp doktoru. Yayın camiasında halk edebiyatı, özellikle Nasreddin Hoca konusunda yaptığı çalışmalarla tanınsa da Tıp eğitimini İstanbul’da, Çapa’da tamamladıktan sonra Almanya’da iç hastalıkları ihtisası yapmış, ultrasonografik görüntüleme teknolojisini Türkiye’ye getirmiş ilk hekimlerden biri. Talih kendisine tıp alanında akademik kariyer yapma fırsatı vermeyince çocukluk tutkusu halk edebiyatına dönmüş ve başarılı işlere imza atmış. 26. kitabının raflarda yerini alması için gün sayan Mustafa Duman’la kitaplar arasında; kitap tutkusunu ve bitmez tükenmez öğrenme şevkini konuştuk. Keyifli okumalar dileriz.


Mustafa Duman

İçinde yetiştiğiniz aile ve ortamı bize biraz anlatabilir misiniz?

1946 yılında Trabzon’un Maçka kazasının Çeşmeler Köyü’nde doğdum. İlkokulu orada bitirdim. Bizim dönemimizde çoğu köy ilkokulu beş sınıflıydı. Birinci sınıftan beşinci sınıfa kadar tüm öğrenciler bir derslikte ders görürdü. Öğretmen beşinci sınıflara ders anlatıyorsa birinci sınıflar da onu dinleyebiliyordu. İlkokul öğretmenlerimden bir tanesi Beşikdüzü Köy Enstitüsü mezunuydu. Bize üç yıl öğretmenlik yaptı. Köy Enstitüsü mezunları kitapla dostturlar. Bizim öğretmenimiz de öyleydi. Kitap dostu olmamda, okumayı sevmemde ilkokul öğretmenlerimin etkisi büyük olmuştur.

O yıllarda sizin kitaba ilginiz arkadaşlarınızınkinden farklı mıydı?

Herhalde biraz daha fazlaydı kitaba ilgim. İlkokulda iken, çarşamba günü öğleden sonraki okuma saatine öğretmenimiz Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları’ndan çıkmış kitaplar getirdi. Bana Musa Paşa adlı bir kitap verdi. Okumaya başladım fakat ders saatleri boyunca bitiremedim. İzin alarak eve götürdüm. Beğenmiş olmalıyım ki okumak yetmedi, edinmek istedim. Baktım kitabın arkasında fiyatı 45 kuruş yazıyor. Öğretmen bir yerlerden bulur alır diye düşünerek 45 kuruşu hazırlayıp yanına gittim. “Siz yeniden temin edebilirsiniz. Müsaade ederseniz kitabın parasını vereyim, bana satın.” dedim ama baskısı yokmuş, alamadım. Bu olayı, o yaşta kitapla ne kadar ilgili olduğumu anlayın diye anlattım. O zamandan beri sadece kitapları okumak bana yetmedi. Sahip olmak da istedim hep. Benden başka kimsenin öğretmenden kitap satın almaya kalktığını hatırlamıyorum.

Anneniz, babanız nasıl insanlardı? Eğitiminizle ilgilenirler miydi?

Annemin okuması yazması yoktu ama ağabeylerimden duyarak ezberlediği şiirler vardı.
O zamanın okuma kitapları belli. Orhan Seyfi Orhon’dan tutun da Mehmet Emin Yurdakul’a kadar kitaplarda kimin şiirleri varsa onları bilirdi. Babam eski yazıyı da yeni yazıyı da bilirdi. İbtidai’yi bitirmişti. Amcam öğretmendi, onunla eski yazıyla mektuplaşırlardı. Ben bakar, ‘Bunu nasıl okuyor’ diye hayret ederdim. 1928’de, babam askerdeyken yeni yazı çıkmış. Eski yazı bilenleri bir aylık kursa tabi tutmuşlar. O kursu başaranlar askeriyedeki akşam okullarında arkadaşlarına yeni yazıyı öğretmişler. Babam da onlardan biriydi. Mesleği marangozluktu. Kendisi okumasa bile okuyanlara değer veren ve okumanın değerini bilen bir insandı.

Evinizde kitap, kütüphane var mıydı?

Önceleri ağabeylerimin okul kitapları dışında kitabımız yoktu. Daha okuma yazma bilmezken o kitapların resimlerine bakıyordum.

Halk edebiyatı alanında birçok eseriniz var. Çocukluğunuzda bu ilginin fitilini ateşleyen kimse oldu mu?

O ilgi ilkokul son sınıfta başladı. Benden ikinci büyük ağabeyim Maçka Ortaokulu’na gidiyordu. Ben daha köyde, ilkokuldaydım. Abimin Türkçe öğretmenliğini bir dönem İsmet Zeki Eyüboğlu yaptı. Eyüboğlu Hoca, İstanbul’da Felsefe bölümünü bitirdikten sonra üniversitede kalmak istemiş. İki imtihanı da kazanmış, ikisini de iptal etmişler. Seneler sonra kendisi anlattı bana. Üniversite olmayınca lise öğretmeni olarak Urfa’ya göndermişler. Gitmek istememiş, ücretli öğretmen olarak Maçka Ortaokulu’nda ders vermeye başlamıştı. Dersine girdiği öğrencilerine karne tatilinde yörelerinin manilerini, türkülerini, atasözlerini derleme ödevi vermişti. Abim geldi; “Hoca ödev verdi, türkü yazacağım”, dedi. Herkes güldü türküden ödev mi olurmuş diye. Köydeki komşuları dolaştı, bulduklarını derledi. İsmet Zeki Eyüboğlu öğrencilerinin derlediği malzemeyi seneler sonra kitap yaptı. "Önemli şeyler olmasa ödev olarak verilmezdi" diye düşündüğümü hatırlıyorum. Bir süre sonra ben de küçük cep defterlerine tarihini vesaire belirterek türküler derleyip yazmaya başladım. Zamanla bu derlemelere atasözlerini, efsane ve masalları da ekledim.

Sizin de öğretmeniniz oldu mu İsmet Zeki Bey?

Hayır. Ben de Maçka’da ortaokulu okudum ama Eyüboğlu bize gelmemişti. Daha sonra ayrıldı. Maçka bizim köye 5 kilometre uzaklıktaydı. O zamanlar Cumartesileri de yarım gün okula gidiyorduk. İki sene her gün 10 kilometre yürüyerek o yolu gidip geldim. Bu mesafenin bir kısmı araba yolu ama vasıta bulamazsınız. Paranız olsa da araba yok!

Kaç çocuk gidip geliyordu, yalnız değildiniz herhalde?

Bizim köyden üç dört kişi vardı. Başka köylerden de çocuklar geliyordu. Bizden daha uzakta oturan, 7 kilometrelik yoldan gelenler vardı. Ortaokulda okumaya, kitaba olan merakımdan dolayı ve hemen her sene sınıf birincisi olduğum için beni kütüphane koluna ayırdılar. Birkaç arkadaşla kütüphanedeki kitapların tasnifini de yapardık. Ortaokul üçüncü sınıfa geçtiğim yaz parasız yatılı imtihanları olduğunu öğrendim. Trabzon Lisesi’nin de parasız yatılı kısmı vardı. Ama girmek için iyi veya pekiyi derece ile sınıf geçmiş olacaksınız. Anadolu’daki okulların seçme öğrencileri giriyor imtihana. Ben de girdim. İmtihanı kazandım ve ortaokulun son sınıfını ve lise kısmını orada okudum. 300 kişilik pansiyonu vardı Trabzon Lisesi’nin. Büyük, tanınmış bir lise. Binasının plânını Alman mimar Bruno Taut çizmişti. 1938 yılında yapılan bina halen Trabzon’un en güzel yapısıdır diyebilirim.


Mustafa Duman

O yıllarda hangi alanlara ilgi duyuyordunuz?

Edebiyata meraklıydım. Yaşar Kemal’i, Orhan Kemal’i, Fakir Baykurt’u ve kitaplarını bulduğum yabancı yazarları okuyordum. Halk edebiyatına yakın konular dikkatime takılıyordu. Derleme yapmaya devam ettim. Bir hayli defter doldurdum.

Derleme yapmak için kime gidiyordunuz?

En yakınımdaki kişilerden başladım. Yengelerim vardı, abimlerin hanımları. Onlara, komşu kadınlara gittim. Çok masal, türkü bilen kadınlar vardı. Sonraki yıllarda köye gittiğimde de devam ettim. Konuştuğum kişilerin seslerini banta aldım. Seneler sonra yaptığım yayınlarda o kayıtların bir kısmını kullandım. Bugüne kadar 25 kitabım yayınlandı. 60 Keloğlan masalından oluşan 26’ncı kitabım baskıda. Orada yer verdiğim masallar arasında akademik nitelikli kitaplarda yayınlanmamış olanlar var. Masal konularında çalışan akademisyenlerin görmedikleri, okumadıkları kaynakları bulup çıkarıp kitaplarımda kullandım. Bazıları, 1912 yılında yayınlanan Türk Masalları kitabını görmemiş. Dr. Kunos’un derleyip 1897-1899 yıllarında yayınladığı Türk masallarından haberleri yok.

Bu kadar yakın tarihli çalışmaları görmemiş olmalarını nasıl değerlendirmek lazım?

Bazı matbu kitaplar yazmalar kadar nadirdir. Bahsettiğim kitap bende var, bir tane de Sivas’ta bir kütüphanede var. Üçüncüsünü görmedim ve duymadım. Ziya Gökalp görmüş, incelemiş. Atıfları var. Arayıp bulmaları gerekirdi. Bu akademisyenlerden çoğu Almanca bilmedikleri için Almanca kaynaklardan yararlanma şansları da yok. Halbuki Türkoloji ve Türk halk edebiyatı alanında çalışanların Almancayı öğrenmeleri şarttır. Yoksa bazı önemli kaynaklardan bihaber kalırlar.

Lise yıllarında sadece türkü mü derliyordunuz? Masal, atasözü vesaire de derlediniz mi?

Türküyle başladım atasözüne kadar çıktım. Türkü başlangıcı oldu. Diğerlerinin değerini tam anlayamamıştım. Sonra onları da ekledim. Trabzon Halk Kültürü ve Maçka Yolları Taşlı adlı kitaplarımda hepsi var.

Edebiyatla ilgili bir gençsiniz. Çocukluk yıllarınızdan beri okumayı çok seviyorsunuz. Ama tıp fakültesinde eğitim almışsınız. Niye tıp tercih ettiniz?

Esasında edebiyat bölümü öğrencisiydim. İftiharla geçiyorum. Felsefe grubu derslerini sevmeme rağmen derslerin hocasıyla aram iyi değildi. Hocadan uzaklaşmak için lise son sınıfta fen bölümüne geçtim ve 1964 yılında iyi dereceyle mezun oldum. Biliyorsunuz edebiyat bölümü öğrencilerinin fen dersleri biraz zayıftır. Hiçbir akıllı adam son sene edebiyattan fene geçmez. Herhalde Trabzon Lisesi tarihinde bunu benden başka yapan yoktur. Bir de ‘Edebiyatla her zaman ilgilenebilirim.’ diye düşündüm. Tıp ilgimi çekmiş olmalı ki ilk tercihim tıp oldu.

Tıp eğitimini nerede aldınız?

1971’de İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdim. Bu arada, İstanbul’da kitaba daha yakındım, Trabzon gibi değil. Ama eskisi kadar zamanım yoktu. Mezun olduktan sonra ihtisas için Almanya’ya gittim. Nöbetler yoğun. Orada da okumaya fazla vakit bulamadım. Fakat Türkiye’ye dönünce bir şeyler yapmayı kafama koymuştum.

Hangi alanda kitap alıyordunuz?

Almanların eski masallarını topladım. Alman edebiyatıyla, özellikle folklorla ilgili temel kitaplar, fıkra kitapları aldım. O tarihlerde Nasreddin Hoca’ya, fıkralara, mizaha ilgim şekillenmeye başlamıştı.


Mustafa Duman

Öğrencilik yıllarınızda ve sonrasında sahaflardan kitap aldınız mı?

Evet, en baştan beri yeni harfli kitapların eski baskılarını alıyordum. Sahaflar kapı önlerine 30’lu, 40’lı 50’li yıllarda yayınlanmış güzel kitaplar koyuyorlardı. Artık hiçbir yerde bulamayacağınız kitapları hep oralardan aldım. 40’tan fazla taş baskı Nasreddin Hoca kitabım var. İçlerinde nadir, henüz başka yerde rastlanmamış olanlar da var. O zamanlar mütevazı fiyatlara aldım hepsini. Müzayedelere katıldım. Oralara çıkan kitapların bazılarını aldım, bazılarını alamadım, içimde ukde kaldı.

Unutamadıklarınız var mı?

Olmaz olur mu? Veled Çelebi’nin Letaif-i Hoca Nasreddin adlı kitabının eski yazı baskıları 4 cilttir. 3 cildini edinmiştim. Fasiküller halinde basılmış Ermenicesini de bulup aldım. Ama bir cildi eksik, bulamıyorum. Galatasaray’da, Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi’nde bir müzayede yapıldı. Aradığım eksik cilt çıktı orada. Ben arttırıyorum, karşımda biri var o da istiyor belli ki, fiyat yükseltiyor. Öyle bir rakama geldi ki durmaya karar verdim. Nasılsa yine bulurum diye düşündüm, yanılmışım. Rusya’da çalışan bir inşaat mühendisi aldı kitabı. Adamı tanıyan birini buldum. O cildi, aynı kitabın kendim için ciltlettiğim başka tarihli bir baskısıyla değiştirmeyi teklif ettim. Önce kabul etti, sonra vazgeçti. O kitabı bir daha bulamadım. Muhtaç olduğunuzda çok daha kıymetli oluyor. Nasreddin Hoca hakkında yaptığım yayınlar için gerekliydi. Alan kişi masal kitapları topluyordu. Belki de bu kitabı alıp bir kenara koydu. Hep derler ya: “Parayı bulursunuz amma kitabı bulamazsınız.” Onun için, gözünüze kestirdiğiniz kitabı mutlaka alın derim.

Türkiye’ye döndükten sonra araştırma yapmaya ayıracak vaktiniz oldu mu?

Serbest çalıştığım için biraz daha rahattım. Cumartesi günleri sahafları dolaşıp Nasreddin Hoca kitapları topluyordum. Bir süre sonra halk edebiyatı kitapları toplamaya başladım. Zaman içinde kütüphanem oluştu. 1982’de dönmüştüm Türkiye’ye. Halk edebiyatı çalışmalarına 1983 - 84’ten sonra ağırlık verdim.

Siz hekimsiniz. Halk edebiyatı alanında bu ciddiyette çalışmalar yapmaya neden ihtiyaç duydunuz? Nasıl karar verdiniz?

Yazmaya 1984’te başladım. Önceleri dergilerde yazdım. Neden yazdım? Nasreddin Hoca dünyada en çok tanınan birkaç Türk’ten biri. Dünya Mevlâna’yı tanır, Nasreddin Hoca’yı tanır, Atatürk’ü, Nâzım Hikmet’i tanır.

Nasreddin Hoca o kadar bilinen bir şahsiyet mi?

Elbette. Bütün dünya tanıyor ama hakkında yazılmış doğru dürüst kitap yok! Bunu farkedince çalışmaya başladım. Önce materyalleri topladım. Yerli ve yabancı iki bin beş yüz kadar kitap oldu nihayetinde. Japoncadan İngilizceye kadar aklınıza gelen bütün dillerde. İbraniceden tutun da Ermeni harfli Türkçeye bulduğum bütün dillerde kitap aldım.

Hangi dilleri okuyabiliyorsunuz?

Fransızca okuyorum. İngilizce olanları anlıyorum. Almanca zaten okuyorum. İtalyanca çat pat anlıyorum. İşimi görecek kadar eski yazı bilirim. Kiril harfli Azerice de okuyabilirim. Diğer diller için okuyanları buluyorum.


Mustafa Duman

Nasreddin Hoca dünyada bir Türk karakter olarak mı tanınıyor, kendi ülkelerinin kahramanlarına dönüşmüş bir figür olarak mı?

İkisi de var. Mesela Almanya’da Türk olarak tanınır. Amerika’da, Japonya’da Türk olarak tanınır. Ama Türkmenistan’a, Azerbaycan’a, İran’a gittiğinizde durum değişiyor. Onlar Hoca’yı sahiplenmiş hatta mezar, anıt yaptırmışlar onun için.

Aynı karakter mi?

Aşağı yukarı aynı karakter. Ama milletlerin özelliklerine göre ufak tefek sapmalar var. Mesela Gagavuzlar Hıristiyan Türklerdir. Onlarda da Nasreddin Hoca var ama papazla konuşuyor. Kendi kültürlerine uyarlamışlar. Nasreddin Hoca Türklerin, Türk zekâsının, hazır cevaplığının bir sembolü. Günümüzde de ona uygun fıkralar üretiliyor.

Nasreddin Hoca gerçek bir karakter mi yoksa kurgu bir şahsiyet mi?

Nasreddin Hoca’nın yaşamadığını ileri sürenler var. Hıtar Peter adlı bir Bulgar fıkra kahramanı vardır. 18. yüzyılda Bulgarların Osmanlı’ya isyan ettiği dönemde Bulgar birliğini sağlamak için uydurulmuş bir figür. Daima Nasreddin Hoca’yla karşılaşır ve hep Hoca’yı yener. Çünkü Bulgar ırkını yüceltmek zorundadır. Onun gibi başka kurgu kahramanlar da var ama Hoca hakikaten yaşamış. Sivrihisar’da doğmuş. Akşehir’de yaşamış ve Akşehir’de ölmüş. Orada türbesi var. Ondan bahseden Saltukname 1480’de yazılmış. Bir sürü eski eserde hatta bazı tarihlerde adı geçiyor. Fakat bütün fıkraların Hoca’ya ait olduğunu söylemek mümkün değil. Türk dünyasında başka fıkra kahramanlarının fıkraları da Hoca’ya mal edilmiş ve böylece fıkraları artmış. İsmi geniş bölgelere yayılmış. En fazla Nasreddin Hoca fıkrası içeren kitap bana ait.

Kaç fıkra yer alıyor kitabınızda?

Son baskısında 1616 fıkra var. Dünya genelinde ulaşabildiğim bütün eserleri tarayıp bulduğum fıkraları koydum kitaba. 40’ın üstünde yazmadan 500’ün üstünde fıkra derledim. Nasreddin Hoca’nın fıkraları demiyoruz bunlara. “Nasreddin Hoca fıkraları” diyoruz. Ona bağlanmış fıkralar. Timur devrinde yaşamadığını herkes bilir, yine de dünya kadar Timur fıkrası var. Hele de Özbekistan’dakiler o kadar güzel fıkralar ki nasıl atacaksınız!

Peki her coğrafyada aynı dönemde yaşamış mı gösteriliyor?

Aşağı yukarı aynı tarih, 13’üncü yüzyıl veriliyor. Ama Orta Asya’da 14’üncü yüzyıla tarihlendirildiği, Timur’la karşılaştırıldığı fıkralar olduğu gibi, Bulgaristan’da 18’inci yüzyıla, Hıtar Peter’in kurgulandığı döneme getirildiği örnekler de var. Yazmalarda Nasreddin Hoca adı 16’ncı yüzyıldan itibaren görülüyor.


Mustafa Duman

En eski Nasreddin Hoca yazmasının tarihini tespit edebildiniz mi?

1480’de Saltukâme’de 2 Nasreddin Hoca fıkrası var. Ama ondan sonrakilerin hepsi 16’ncı yüzyıla ait. Bunların içerisinde 43 fıkra içeren Hikâyât-ı Kitâb-ı Nasreddin, 1571 tarihinde yazılmış bir kitap. Bu yazma kitap ne yazık ki Türkiye’de değil, Oxford Bodleian Kütüphanesi’nde. Türkiye’de Nasreddin Hoca yazması bulmak o kadar kolay değil. Paris’te, Bibliotheque national’de 12 tane var ama Türkiye’de toplam 12 tane yok. Yabancılar zamanında almış götürmüşler.

İlgi alanınız Nasreddin Hoca’yla sınırlı değil bildiğim kadarıyla...

Alanım Nasreddin Hoca ve Trabzon halk kültürü. Çay Kitabı’m var, Fındık Kitabı’m var. Hâlâ çalışmaya devam ediyorum.

Önce Nasreddin Hoca’yı konuştuk ama Maçka ve Trabzon halk kültürü çalışmaya daha çocukken başlamışsınız!

Tabii. İkinci alan olarak devam ediyor o. Yörenin kültür bitkilerinden tutun da türkülerine, masallarına kadar her şeyi topluyorum. Maçka Yolları Taşlı kitabında var bunlar. O çalışmalar için derleme de yaptım. 1986’dan sonra bir elimde teyp, diğerinde fotoğraf makinesi çok dolaştım.

Bu çalışmaları yapabilmek için o sahada az da olsa akademik birikime sahip olmak gerekiyor. Sözlü tarih yapıyorsunuz mesela. Bu donanımı nasıl kazandınız?

Folklor kılavuzları var, o konuda da koleksiyon yaptım. Bilimsel derlemenin nasıl yapılacağı anlatılır oralarda. Belli bir düzeye geldiğiniz zaman her şeyden birazcık bir şeyler biliyorsunuz, o da çalışmalar için yetiyor.

Yolda öğreniyorsunuz, uygulama esnasında?

Tabii tabii, yapa yapa öğreniyorum. Son yaptığım röportajlar önce yaptıklarımdan çok daha iyidir.

Taş baskı koleksiyonu da yapıyorsunuz. Taş baskının önemli bir koleksiyon başlığı olduğunu nasıl farkettiniz?

Önce tekniğini öğrendim. Taşbaskısı halk hikâye kitaplarında çok resim vardır, o resimler ilgimi çekti. Ne zaman yapılmış, nasıl yapılmış diye araştırınca taş baskıyı öğrendim. Bizim ilk resimli kitaplarımız o şekilde basılmıştır. Tekniğin özelliğinden dolayı bir kalıpla taş baskısı 400 tane falan kitap basabilirsiniz. 2000 basamazsınız çünkü kalıp kırılır. Bundan dolayı aynı kitabın başlığı değişir, resmi değişir. Tarihi bilinen ilk resimli taş baskısı Nasreddin Hoca kitabı 1864’te basılmış. Daha eskileri vardır ama tarihleri bilinmiyor.

Araştırmaya, üretmeye bu kadar meraklıyken kendi sahanızda, tıp konusunda neden çalışmadınız?

Türkiye’ye döndüğümde Almanca ve biraz Fransızca biliyordum. İç hastalıkları ihtisası yapmıştım, Çapa mezunuyum. Almanya diplomasını kabul etmediler. Muadelet imtihanı var, denklik diyorlar şimdi. O imtihana girdim. O sırada bir iç hastalıkları uzmanı arıyorlar. Gittim, konuştum. “Alacağımız adam belli, ilânı formalite icabı verdik.” dedi Hoca. Bir iki kere daha denedim, olmadı. "O sahadan bize ekmek yok. Açalım muayenehanemizi çalışalım", dedim ve öyle yaptım. Almanya’dan ultrason aleti getirdim. Türkiye’de ilk ultrasonografi yapanlardan biriyim.

Tıp alanında araştırma yapamadığınız için kendinize alan açtınız, öyle mi?

Yine bu çalışmaları yapardım ama onları da yapardım. Çünkü iç hastalıkları konusunda, iğneyle karaciğerden parça alma gibi Türkiye’de yapılmayan bazı şeyleri biliyordum. Fırsat vermediler ben de başka bir yola girdim. Zaten ömür ne ki! İnsan arkasında bir şeyler bırakmazsa unutulur gider. Benim çalışmalarımdan sonra en azından kimse 3 bin Nasreddin Hoca kitabı biriktirmek zorunda kalmayacak. Hepsini topladım, yazdım.

Kitaplarınızda Kiril alfabesini okuyabildiğinizden bahsediyorsunuz. Nasıl öğrendiniz?

Kendi kendime çalışarak öğrendim. Azerbaycan’da çok uzun zaman Kiril alfabesi kullanıldı. Kiril alfabesiyle Türkçe yazdılar. Orada çok Nasreddin Hoca kitabı var. Ayrıca 1905 – 1907 yılları arasında çıkmış bir Hoca Nasreddin dergisi var. 900’den fazla fıkrayı Kiril alfabesiyle Azericeye çevirmişler. Uğraşa uğraşa okudum.


Mustafa Duman

Yavaş yavaş kütüphanenize gelelim. Hangi alanlarda kitap topladınız?

Önceleri daha çok roman, şiir, edebiyat kitapları alıyordum ama 1982’den sonra halk kültürü ve tarih konularına geçtim. Şu anda kütüphanemde aşağı yukarı 15 bin kitap ve bir hayli süreli yayın var. Bu kitapların 2500’e yakını Nasreddin Hoca’yla ilgili. Çocuk kitapları, yabancı dilde kitaplar ve diğerleri. Bibliyografya hazırlarken edindim bu kitapları. Çok nadir, bende olmayan ve hiçbir zaman olamayacak bazı kitaplar için kütüphanelere gidip baktığım oldu. Taş baskısı resimli halk hikâyeleri koleksiyonum da var, o konuda iddialıyım. Eski ve yeni yazı alfabe koleksiyonu, Mevlid kitapları koleksiyonu ve yeni yazı halk kitapları koleksiyonu da yapıyorum.

Muhtemelen oran çok azalmıştır ama sahaflarda hâlâ sürprizlerle karşılaşıyor musunuz?

Pek değil, keşke karşılaşsam. Şimdi iyi bir kitap çıksa da fiyatlandırmada müşkülât oluyor. Önceden yazma alabiliyordum, artık matbulara büyük paralar isteniyor.

Yazma eser de aldınız mı?

Nasreddin Hoca, mevlid kitapları ve birkaç tane daha, sayıları çok değil. Bendeki Nasreddin Hoca yazmasının enteresan bir hikâyesi var. Avrupa’ya gitmiş, üzerinde exlibris’i var. Oradan geri gelmiş. Ayrıca matbu kitaplara prototip olmuş. Yazmalar taş baskısına benzemez. Sıralaması şusu busu farklıdır. Bu yazmayı 1837 yılında basılan kitapla karşılaştırdım, aşağı yukarı aynı. Demek ki o baskının prototipi.

Çok erken tarihlerde, daha üniversite yıllarından itibaren sahaflara gidip gelmeye başlamışsınız. O ortamlarda kimlerle tanıştınız?

1985 yılından beri sahaflara gidip geliyorum. O zamanlar rahmetli Lütfü Seymen bağımsız dükkân açmamıştı, tezgâhı vardı. 1987’de Kafkas Pasajı’nda dükkan açtı. Oraya Cüneyt ve Turgut Kut kardeşler geliyordu, Sabri Koz geliyordu. Sami Önal’ın dükkânına da çok gittim. 90’lı yılların başlarında cumartesi günleri Lütfü’nün dükkânında toplanmaya başladık. Zamanla kendimize Sabri Koz’un buluşuyla “Cumartesi Yârânı” demeye başladık. Bir hayli kitap dostu geldi, gitti. O ortamlarda çok insan tanıdım. Aklıma ilk gelenler; Necmettin Hilav, Erol Üyepazarcı, Sabri Koz, Turgut Kut, Cüneyt Kut, Cemil Kuday, Nuri Akbayar, Raşit Çavaş, Orhan Koloğlu, Necdet Sakaoğlu, Cahit Kayra, Fahri Aral, Nurettin Elhüseyni, Gündağ Kayaoğlu, Tamer Erdoğan, Hatice Aynur, Ali Emre Özyıldırım, Nedret İşli, Emre Dölen, Hamdi Can Tuncer, Cengiz Kahraman, Kansu Şarman, Eray Canberk, Mehmet Bilgin, Mehmet Uzun, Ali Birinci, İsmail Kara, Ferda Anaoğul... Çoğu bibliyofil, bazıları bibliyoman. Yani kitapseverler ve kitap mecnunları, kitap delileri...

Mustafa Duman Cumartesi Yaranıyla Müteferrika Sahaf’ta. (Ekim 1999)[Mustafa Duman Cumartesi Yaranıyla Müteferrika Sahaf’ta. (Ekim 1999)]

Siz hangi kategoridesiniz?

Ortasında duruyorum. Kitabına göre o yana da bu yana da düşebilirim.

Çalışmayı bırakmamışsınızdır sanıyorum. Şu sıralar hangi konular üzerinde çalışıyorsunuz?

Hayır, bırakmadım tabii. En son Keloğlan masalları üzerinde çalıştım. O bir hayli zamanımı aldı. Şimdi baskıda. Yoğun bir makaleyi yazmam bazen 6 ay sürüyor.

Kütüphanenizin sizden sonrası için bir planınız var mı?

Açıkçası bir plânım yok. Bağış kitapların başına çok şey geldiği için bağışlamayı tercih etmiyorum. Belki müzayede yoluyla satılabilir. Böylelikle kitabı seven, koruyan birileri alır. Ama isterim ki Türkiye’de kalsınlar. Yaşadığım sürece keyfini süreceğim. Sonrası için de geç olmadan düşünüp bir karar vermem lâzım.

Söyleşi: Ayşe Adlı
Fotoğraflar: Bahtiyar İstekli
İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.