Başkaları gibi tanınmış değilim ama!

Ekim 2017

Semavi Eyice, Bizans Sanatı ve Osmanlı Sanat Tarihi sahalarında emsalsiz eserler vermiş bir otorite. 1940'lı yıllarda yazmaya başladığı kitap ve makalelerin sadece listesi 116 sayfa tutuyor. Ve Eyice, ilkokul yıllarında başladığı araştırmalarını 90'lı yaşlarını sürdüğü şu günlerde büyük bir ciddiyetle sürdürüyor. Gözleri çok az görüyor, kulakları ağır işitiyor, sağlık sorunları sebebiyle hareket güçlüğü çekiyor ancak zihni, bütün bu engelleri yok sayarcasına formunda. 1930'lu yıllarda temelini attığı ve 80 yıl boyunca büyük emeklerle inşa ettiği kütüphanesini İstanbul Araştırmaları Enstitüsü'ne satan Hoca, sık sık bu kararından duyduğu pişmanlığı dile getirse de kitapsızlık, yeni eserler vermesine mani olmamış. Kıymetli tablolar, gravürler ve ait olduğu devrin estetik çizgilerini taşıyan eşyalar arasında, kendi zamanını yaşarken bulduğumuz Prof. Dr. Semavi Eyice'yle kitaplar ve kitapçılar rehberliğinde bir eski zaman İstanbul'u seyrine çıktık. Buyrun efendim!

Semavi Eyice

Hocam çocukluğunuzun İstanbul'unda nasıl bir kültür ortamına şahitlik ettiniz?

Eski eserlerle küçük bir çocukken ilgilenmeye başladım. Eski her şeye karşı bir merakım vardır. Nedendir bilmiyorum. Ben daha dünyaya gelmeden birkaç ay önce evimiz bütün mahalleyle birlikte, büyük bir yangınla yanmış. Kadıköyü'nde, Haydarpaşa'ya yakın bir yerde. Acaba o yangının bir tesiri midir, nedir? Eski harap yapılara, binalara, eşyaya karşı bir merakım vardır. Muhakkak görmek, içine girmek isterim. Daha ilkokuldayken ufak tefek bir takım teşebbüslere giriştim. Fazla bir şey anlamadım, bir şey de öğrenmiş değilim o sayede.

Ne gibi teşebbüslerdi bunlar?

Gördüğüm binalara bakardım, içine girerdim falan. Ortaokula başladığımda, 6'ncı sınıftan itibaren doğrudan doğruya gördüklerimi küçük notlar halinde yazmaya giriştim. Falan yerde harap bir bina gördüm mesela, notunu yazardım. Uyduruk bir fotoğraf makinam vardı. 3 liraya satın almıştım. Kodak, kutu derlerdi onlara. O makineyle fotoğraflarını çekmeye uğraşırdım. Tabii param da yetmediği için bir film alır, onunla idare ederdim. Bir taraftan da İstanbul'u dolaşmaya giriştim.

Sizi teşvik eden kimse var mıydı?

Hayır, hiç kimse yoktu. Rahmetli peder biraz buruklaştı böyle şeylerle uğraştığım için. Bir iki defa da, 'Senin hariciyeci olmanı tercih ederdim!' dedi. "Asker yapmam!" diyordu. Kendisi deniz subaylığından emekliydi. "Ben ne hayrını gördüm ki sen göreceksin!" bunu açık açığa söyledi. Diğer şeylere karışmadı. 6'ncı sınıftan itibaren Galatasaray'a girdim. Merakımı rahatça yürütmek imkanını buldum orada. Hatta elime Mamboury'nin Fransızca rehberi geçti. O rehbere göre bazı eski, tarihi binaları gidip göreyim dedim. Onları teker teker dolaşıp notlar yazıyordum. Tabii çocukça şeylerdi bunlar.

Ne maksatla yapıyordunuz bu gezileri? Aklınızda ileriye dönük bir plan var mıydı?

Hayır, sadece merak. Fazla öyle derin şeyler değildi. Önce kitabın bibliyografyasından beni ilgilendirebilecek başlıca yayınların isimlerini yazdım. Gidip bu kitapları kitapçılarda aradım. Önce Hachette kitabevi vardı, oraya uğradım. Hemen hemen hepsi yabancı kitaplar çünkü. Arnavut, Hristiyan Mexis diye bir adam vardı, ona havale ettiler. Bu kitaplardan o anlarmış. Aksi, lanet bir adamdı. Kabak kafalı falan, ihtiyar. "Bunlar burada bulunmaz!" dedi.
-"Nerede bulunur peki?"
-"Yüksek Kaldırım'da sor!" dedi bana.
Gittim, yukardan aşağı iniyorum. Birkaç tanesine uğradım, anlayan kimse yok. Kuledibi'nde eski kitap satan bir Rum kitapçı vardı. Kendisi pek olmazdı, genç bir kızı vardı o dükkandaydı. Kıza sordum. Şöyle bir baktı, benim kağıtla içeri koştu. Bir delikanlıyla çıktı. Oğlanın elinde benim kağıt. "Bunları kimin için istiyorsunuz?" dedi. "Kendim için." dedim.

Kaç yaşlarındasınız o sıralarda?

Valla işte 12 - 13 falan herhalde. Şöyle yukardan aşağı baktı bir bana: "Pekala ama sen ne yapacaksın bunları?" dedi. "Kullanacağım!" adamla biraz ahbap olduk. Bunun üzerine "Bunlar piyasada rastlanan kitaplar değil!" dedi. Yalnız iki tanesini işaretledi, o ikisi arada sırada bulunurmuş. Bu bilgi üzerine bir kenara çekildim ve istanbul'u dolaşmaya karar verdim. Boş vakitlerimde kendim göreceğim, not alacağım. Evden biraz meraklandılar. Sabah çıkıyorum, akşam yorgun argın geliyorum. 'Nerelerde geziyor bu çocuk? Nerelere girip çıkıyor?' hakikaten meraklanacak gibiydi, şimdi düşünüyorum da... Mesela Ahırkapı'ya doğru sahilde, İncili Köşk harabesinin yanında surlarda bir takım delikler vardır. Kadıköy vapurlarından hâlâ görürsünüz. Onun içine falan girmeye kalkıştım, girdim de...

O zamanlar bugünkünden çok daha tenha olmalı oralar!

Tabii, tehlikeli yerlerdi. Nitekim işte Amerikalı bir kızı öldürdüler ya orada... Çocuk pervasızlığı da var tabii işin içinde. Her yere dalıp çıktık. Yalnız orada biraz çekindim, içerde garip kılıklı, korkunç bir adam ateşte bir şeyler kaynatıyor mu, pişiriyor mu... Mahzen duman içinde. Onu görünce çıktım. Baktım tam İncili Köşk'ün dibinde üç tane deniz eri, rakı şişelerini almış, demleniyor. Bayram tatiliydi. Yanlarına gittim, amcamın deniz albayı, oğlunun da deniz teğmeni olduğunu falan söyledim. 'Şu mahzene gireceğim, siz de benimle gelin!' dedim. O maiyetle birlikte içeri girdik. Her izbenin içine girdim çıktım. Görenler tuhaf karşıladı tabii. Bazı yerlerde mahalle sakinlerinin kovaladığı da oldu.

1930'lu yılların İstanbul'undan bahsediyorsunuz. Şehir nasıldı o zamanlar?

Bir defa o zamanki nüfusu 700 - 800 bin civarındaydı. Şimdiki gibi devlet kadar nüfusa sahip değildi. Belirli mahallelerde belirli kişiler otururdu. Bir eski İstanbul vardı, henüz tamamen kaybolmamıştı. Sokaklarda yürümek bile enteresandı. Evler, bahçeler, evin babasının gecelik entarisiyle, hırkasıyla çıkıp kahve içtiği kahvehaneler görülürdü. Onlar bitti, yok artık. İstanbul'un kendisine mahsus bir manzarası, havası vardı. İstanbul'da yaşayan bir İstanbullu vardı, onu da hesaba katın. Şimdi onların hiç biri yok. Gezdim, gördüm, notlar aldım, resimlerini elde etmeye çalıştım. Elimden geldiği kadar fotoğraflar çektim. O makinelerle doğru dürüst bir şey çekilmiyordu tabii.

O dönem tuttuğunuz notlar ve fotoğraflarınız duruyor mu hala?

Karmakarışık oldu. 4 defa taşındım. Hâlâ yerleşmemiş eşyalar var. Duruyor mu durmuyor mu bilmiyorum. Her yer dolu... Bir şeyler topladık. Kütüphanem vardı. İstanbul tarih ve arkeolojisi, sanat tarihi sahalarında her dilde kitap vardı. Bayağı büyük bir kütüphaneydi.

Kitap toplamaya ne zaman başlamıştınız?

Daha talebeyken başladım. Ortaokul talebesiyken ufak bir dolabı dolduracak kadar kitabım olmuştu.

O zamanın İstanbul'unda nerelerde kitap satılırdı?

Sahaflara nadiren gittim. Orada tanıdığım birkaç sahaf vardı. Onlardan bazı kitaplar aldım.

Kimleri hatırlarsınız?

Cami tarafından girildiğinde en başta solda, zannederim ikinci dükkandı, Nizamettin vardı. Aslında bir tarikattandı galiba. Mevleviydi zannıma göre. Koltukçuluktan işe başlamış, sonra sahaf olmuş. Cahil bir adamdı fakat kitaplar üzerinde dehşetli bir sağduyulu bilgisi vardı. Pek yabancı dil bilmediği halde yabancı kitaplarla falan haşır neşir de olmuş, değerleri hakkında fikri vardı. Birgün fakülteden çıktım, öğle sıcağı, oradan geçiyorum. Baktım camekanda Türk hamamları hakkında bir kitap var. Son derece nadir bir kitaptır. 1927 - 28'lerde Almanya'da basılmış. Gördüm, ilk defa karşıma çıkıyor. İçeri girdim, Nizamettin Bey bir kanepeye yayılmış uyukluyor, öğle uykusunda. "Camekanda bir kitap var!" dedim. "İndir bakalım!" dedi. Verdim eline, "Ver 20 lira..." Kitaba bir bak ondan sonra söyle, değil mi. Hayır, uyukluyor hala. Çıkardım verdim tabii.

O kitap için uygun bir rakam mıydı istediği?

Daha fazla ederdi, çünkü piyasada ilk defa rastlıyorum o kitaba. Şimdiye kadar hiç bir yerde ikinci nüshasını da görmedim. Hamamlar hakkında Almanca iki kitap vardır. Biri İstanbul hamamları, o da nadirdir. Biri de genel Türk hamamları hakkındadır. Nizamettin böyleydi. Ondan sonrakiler, sıranın devamı kör cahildir. Beri tarafta, 90 derece dönüşten sonra meşhur Hafız, Hoca dedikleri bir adam vardı. O da kitaptan pek anlamaz. Küçük camilerden birinin kayyumu imiş aslında. Nerden sahaflığa heveslenmiş bilmiyorum ama kitaptan anlamıyordu. Çok parası vardı herhalde. Müzayedelere girip büyük miktarda kitap alıyordu. Sahafların bir taktiği vardı. Bir yerden toplu kitap aldıkları zaman hepsini ortaya yığar, kendi aralarında müzayede yaparlardı. Parasını da hemen almazlardı. Kitabı alan kişi yeniden bir fiyat biçer, kitabı öyle satardı. İlk kazandığı parayla da borcunu öderdi. Yere dökülen kitaplarda bazen çok enteresan şeyler çıktığı oldu... Hafız'ın yanındaki dükkan Şemsettin Yeşil'indi. Dükkanda başörtülü bir kadın dururdu, kendisi pek bulunmaz. Ondan pek bir şey alınmazdı. Bana uygun bir şey yoktu. İleri doğru giderken yine kitaptan anlayan pek kimse yoktu. Bir de helalara doğru olan tarafta dükkanlar vardı. Onların içinde en fazla anlayanı İsmail'dir. Onların yanında bir ihtiyar vardı, sahafların en eskilerinden biriydi. Adını hatırlamıyorum.

Raif Yelkenci olabilir mi?

Hayır, o çarşının dışındaydı. Kapalı Çarşı'nın girişindeki dükkanlarda biri onundu. Yangından sonra yapılan Sahaflar Çarşısı'nda yer almadı. Devamlı misafiri olurdu, içerde sohbetler yapılırdı. Aradığım kitapları pek satmazdı ama kedinde vardı. Evinde gayet muntazam, ciltli bir kütüphanesi vardı. Fersûde kitap yok. Hepsini ciltletmişti. Birkaç tanesi lazım oldu bana. Arıyorum bulamıyorum. "Ben sana getireyim!" dedi. Evinden getirdi. İşim bittikten sonra iade ettim.

Raif Yelkenci'nin kütüphanesi vefatından sonra ne oldu, biliyor musunuz?

Onu bilmiyorum. Fakat İstanbul ve Osmanlı tarihi ile ilgili bayağı iyi bir kütüphanesi vardı. Bütün iyi kitaplar da temiz ve ciltli olarak bulunurdu.

Semavi Eyice

Maşallah çok net hatırlıyorsunuz...

Az zahmet mi çektim ben onlara... Yine başka bir gün rafları karıştırırken bir kitap çarptı gözüme, son derece kıymetli bir kitap. 500 lira da isteyebilir, 1000 lira da. "Ne kadar?" dedim. Yine uyku halinde adam. Baktı, baktı... "Ver 25 lira!" dedi. Derhal çıkardım verdim. Fakat hâlâ bakıyor. Eyvah! dedim, şimdi vazgeçecek. Allah'tan bir şey demedi. Çantama koyduğum gibi yallah...

500 lira isteseydi...

Verecektim. Son derece nadir bir eser çünkü.

Peki düşük fiyat vermesinin sebebi ne?

Değerini bilmiyor da ondan. Almanca, Fransızca falan olsa anlamıyor diyeceğim. Bu eski Türkçe. Türkiye baskısı, okuyabiliyor ama kıymetinin farkında değil... Sahaflar böyleydi. Bir de Yüksek Kaldırım grubu vardı. Onlar yabancıydı, Rum'du. Bir tane Yahudi vardı, o merdivenli kısımdaydı. Ondan 1 tane kitap alabildim ancak. Benim aradığım kitapları satmazdı pek.

Kadıköy'de bildiğiniz sahaf var mıydı?

Benim yetişme çağımda doğru dürüst bir şey yoktu Kadıköy'de. Sonraki dönemlerde Moda Caddesi'nde oldu. Bir deniz albayı vardı. Zerre kadar kitaptan anlamaz. Onun eline çok kitap düştü. Fakat anlamıyordu. Bunlar nedir diye bana sorardı.

Siz genç yaşta bu kitabiyat bilgisine nasıl ulaşmıştınız?

Sahaflardan tanıdım, takip ettim. Bir şeyi araştırırken bibliyografya okuyorum. Orada geçiyor ama piyasayı arıyorsun, yok! Öyle olunca rastladığım zaman alıyordum. Türk hamamları hakkındaki kitabı bibliyografyalarda görmüştüm mesela.

Çocukluğunuzda evinizde kütüphane var mıydı?

Evimiz Haydarpaşa yangınında yanmış. Babam meraklıymış. Bazı kitapları yangın esnasında sokağa fırlatıp kurtarmışlar herhalde. Çünkü bazılarının ciltleri kopmuştu. Doğru dürüst bir şey çıkmadı. Deniz subaylarına mahsus deniz dergisi var. Onun ilk 3 cildi, bir kaç tane edebi kitap çıkmış. Ahmet Rasim'ler falan. Onlar da hep kırmızı ciltli. Veyahut muhtelif kitaplar bir arada ciltlenmiş. O zaman öyle bir merak da vardı. Çok fersûde olduğu için bazı kitapları bir arada ciltliyorlar. Bir de tabii babam deniz subaylığından emekli olduğu için denizcilikle ilgili birkaç kitap vardı. Hepsi 10 cildi geçmiyordu diyebilirim. Ağabeyim makine mühendisiydi fakat Fransız edebiyatını iyi öğrendiğinden bilhassa edebi Fransızca kitaplar toplardı. Raflarda ne kadar çok kitap olsa o kadar hoşuna giderdi. Ben o tip kitaplardan aldım fakat onun kütüphanesine bıraktım. Benimkilere karıştırmadım.

Sizin kütüphanenizde neler vardı?

Yalnız sanat tarihi, tarih kitapları topladım. Fakat maalesef elden çıktı. Bana onlardan bahsetmeyin. O kitaplar gitti. Milyonluk bir kütüphaneydi. İstanbul, Bizans Sanatı, Osmanlı Sanatı, Anadolu Sanatları falan hakkında hemen hemen bütün kitaplar vardı. Ufak bir ev almıştım. Onun iki katı yalnız kütüphaneydi. Kaç ciltti bilmiyorum ama başka yerlerde olmayan dergi koleksiyonları ve kıymetli kitaplar mevcuttu bende.

Bu vakte kadar güzel kütüphaneler görmüş olmalısınız. Hangileri kaldı aklınızda?

En zengin kütüphanelerden biri rahmetli Cavit Baysun'unkiydi. Almanca kitaplara pek iltifat etmezdi. Fransızca iyi bildiği için Fransızca kitapları vardı. Garip merakları da vardı tabii. Resimli, gravürlü kitaplara bayılırdı. Kütüphanesi iyiydi, fakat ne kimseye gösterir, ne kimseye kitap verirdi. Vefat ettiğinde topluca Üniversite'ye almak istedik. Heyet kuruldu, ben de vardım. Gittik, fiyat biçtik. Sahaflar hanımının kafasını çeldiler. Üniversiteye sattırmadılar. O kütüphane dağıldı. Bilhassa eski yazıyla çok nadir bazı kitapları elde etmişti. Anlatırdı, fakat kimseye pek vermek istemezdi. Bir tarihte Belediye mektupçusu Osman Nuri Ergin bundan ödünç bir kitap istemiş. Karantina Risalesi, son derece nadirmiş bu kitap. Cavit Bey de vermiş. Bir müddet sonra kitap geri gelmiş ama kopya kalemiyle derkenarlar yazılmış... Fena halde sinirlenmişti buna Cavit Bey, "Ödünç aldığın kitaba bu yapılır mı?" diye... Almanların en kötü kitabı bile ciltlidir. Fransızca kitaplar ise genellikle ciltsizdir. Sayfalarını bıçakla açmak gerekir. Bu sebeple Cavit Baysun aynı kitaptan iki tane alırdı. Bir tanesini sayfalarını açmadan kütüphaneye koyar, açarsa arkası kırılırmış! Diğerini de sayfalarını aralayıp okuyabilecek kadar açardı. O kadar titizliğe pek benim aklım ermiyor tabii.

Başka kimlerin kütüphanesi vardı?

Tayyip Gökbilgin vardı, tarih profesörü. Son zamanlarında para sahibi oldu derlerdi. Nasıl oldu bilmiyorum. O da epey kitap aldı. Onun kitaplarına ne olduğunu da bilmiyorum. Fakat en umulmayan yerde de kitaba rastlıyordunuz. Bir gün Sahaflar Çarşısı'na Demiryolları'nda çalışan Hayri Bey adında bir adamın kütüphanesi geldi. Ağzım açık kaldı o kitaplar karşısında. Sur dışında bir gecekondu mahallesinde, rutubetli bir evin bodrumundaymış kitaplar. Adam ölmüş, sahaflara satmışlar. Avrupa kitaplarında, bibliyografyalarda adını görebildiğim fakat kendisine hiç rastlamadığım bazı kitapları orada buldum. Bu adamın okuryazar olduğuna dair bir şey bilmiyorum. Nasıl bulmuş, nasıl anlamış, nasıl almış bunları? Vefatına kadar varlığından haberdar olmadık. Ben alacak olsam birkaç bin liralık kitap alabilirdim oradan ama alamadım. 4 - 5 tanesini aldım. Her şeye rağmen yine ucuzdu o kitaplar.

Sahaflar Çarşısı'na sık gider miydiniz?

Galatasaray talebesiyken devamlı gittiğim yer Yüksek Kaldırım'dı. Yaya iner, yaya çıkardım. Sahaflara nadiren, haftada, ayda bir falan uğradığım olurdu. Fakültede talebe ve asistan olduktan sonra daha sık uğramaya başladım. O sırada da artık o Rum kitapçıların hepsi yok olmuştu. Bir kısmı kapandı, bir kısmı başka yerlere geçti falan. Galata'daki en zengin kütüphane, Mevlevi Müzesi'nin kapısının yanındaki dükkanın sahibine aitti. Pasadeos... Taksim'de meydana bakan bir evde otururdu. Evin üst katı tıklım tıklım doluydu. Yerler, yatakların üzeri bile kitap doluydu. Son derecede kıymetli kitapları vardı. Dükkanda pek bir şey yoktu. Kendisi Atina'da hukuk mezunu mu neymiş. Türkiye'de nasıl duruyordu, ayrı mesele. Epey bir sene burada çalıştıktan sonra bunu hudut dışı ettiler. Kitapları kaldı tabii.

Evinden kitap satar mıydı?

Evinden kitap sattığını görmedim. Onları topladı, topladı. Bu hudut dışı edildikten sonra orası mühürlendi. Ne olacak bu kitaplar diye sordum, hiç cevap yok. Bunlar usul usul oradan Yunanistan'a gönderildi. Bizimkiler ne gayeyle bu adamı hudut dışı ettiler, ne gayeyle kitapları sattılar anlamış değilim. Bir kaç tane yabancı kütüphane vardır ki el altında satıldı ve yurt dışına gönderildi. Bunlardan biri de Romanyalı bir Profesöre aitti. O zat, enstitü kuracağım diye, biraz mübalağa etmiş olabilirim ama, milyonlarca kitap topladı sahaflardan. Çarşı'da iple bağlanıp yere yığılmış kitaplar görürdüm, "Bunlar Profesörün kitapları, götürecek!" derlerdi. Romanya henüz Almanya taraftarı olarak harp ederken İstanbul'da Romen temsilcisi olarak kitap satın alıyordu.

Hangi yıllar?

39'dan itibaren. "İstanbul'da bir tarih enstitüsü kuracağız. Oranın kütüphanesi için alıyorum." diyordu. Bütün herkes tanırdı bunu. Romanya Almanlarla birlikte mağlup olunca Sovyetler Romanya'ya girdi. Bu adam sus pus oldu o zaman. Bekledik belki gider diye ama gitmedi. Yine kitap almaya devam ediyor. Bekârdı da. Birgün bunu güzel bir kadınla Beyoğlu'nda görenler oldu ve arkasından adam kayboldu. Evi kitap dolu fakat kendisi yok ortalarda. Çeşitli rivayetler çıktı. Sovyetler hapsetmiş dendi, kaybolmasında o kadının rolu var dendi falan. Aradan zaman geçti. Romanya'nın rejimi yumuşar gibi oldu. Çavuşesku ve karısı idam edildi. Her şey serbestledikten sonra ortaya çıktı tekrar. Burada onu koruyup kollayanlar da vardı. Makale yazdırıyorlardı. Adnan Adıvar ona pek hayrandı. Kültür Bakanlığı'nın çıkardığı İslam Ansiklopedisi'ne maddeler yazdırdı.

Kütüphanesinin akıbeti ne oldu?

Bu zat bir süre sonra Romanya'da İash Üniversitesi'nde profesör olarak ortaya çıktı. Kütüphanesi de gitmiş ama ne zaman, nasıl gitmiş, kim götürmüş o hâlâ esrarını muhafaza ediyor. O kitap yığınları sessiz sedasız gitti buradan. Nasıl ve neye istinaden gönderiliyor? O da belli değil. Ağabeyimin çocuğu İtalya'da doğdu. Çalıştığı firma gümüş bir tabak hediye etmiş. Gümrük tuttu o tabağı, "Sokamazsınız içeri!" Bir tabağı gümrükten çıkarmak için ne uğraştık. Ama koca kütüphaneler gitti.

Galata'da sahaflık yapan Rum bayanlar varmış bir de...

Onların hepsi uydurma. Sonradan çıktılar ortaya. Orada başka sahaflar vardı, ya öldüler ya bu işi bıraktılar. Venetya da onların terekelerini alıp bu işe girdi. Daha aşağıdaki Nomidis de aslında odun tüccarıydı, sonra kitapçılığa girişti. Katolik Rumlarla da arası iyiydi. Onların, Saint Benoit Lisesi'nin kütüphanesinden aldığı kitaplarla bir vitrin yaptı. Böylelikle müşterileri alıştırdı oraya. O dükkan aslında Pasadeos'un ikinci dükkanıydı. Pasadeos Yüksek Kaldırım'daki küçük mescidin karşısında bir dükkana geçti. Uzun yıllar orada çalıştı.

Bir zamanlar Sahaflar Çarşısı'ndan da yurt dışına yazma ve kıymetli eserler satıldığı söylenir. Siz şahit oldunuz mu?

Her şey ortaya konurdu orada. Alan aldı. Parayı kim verirse ona satılırdı. 'Bu Türkiye'de kalsın, satmayalım, vermeyelim' yoktu.

Semavi Eyice

Sizin kütüphanenizde sanat değeri açısından kıymetli kitap var mıydı?

Tek tük nadide şeyler vardı. Güzel ciltli falan.

Kitap almaya devam ediyor musunuz?

Almıyorum artık. Ismarladığım da yok. Kataloglar zaten seyrekleşti. Eskiden Avrupa'dan kataloglar geliyordu. Onlara göre seçip ısmarlıyordum. Artık yapmıyorum.

Kütüphanenizi satarken kendinize kitap ayırmış mıydınız?

Hayır maalesef, onu da yapmadım. Çok büyük bir hata bu. Hiç değilse bazı başvuru kitaplarını tutmak gerekirdi. Onları da verdim. Bugün bulunması imkansız kitaplar onlar. Ama gitti...

Öğrencilik yıllarınızda Almanya'da da kaldınız. Orada sahaflara gider miydiniz?

Evet, gittim. Orada bulduğum şeyler de oldu. En umulmayan yerde kitap bulunurdu bazen. Mesela bir seyahatname almıştım. Ünvanı olan soylu bir adam karısıyla beraber Antalya taraflarından yola çıkıyor. Kuzeye doğru gidip Karadeniz kıyılarında bir yerlerden İstanbul'a dönüyorlar. Seyahatin büyük kısmını at üstünde yapıyorlar. İkisinin de at üstünde resmi var. Kırşehir civarındaki bir arazide bir harabe bulmuştum. Ona dair çalışma yapacağım, o harabenin eski bir fotoğrafı bu seyahatnamede çıktı. O kitabı,bir apartman aralığına kurulmuş bir sergide buldum.

İkinci Dünya Savaşı döneminde oradaydınız. Kitapçılar satış yapmaya devam ediyor muydu?

Evet, normal olarak devam ediyorlardı fakat bazı şeylerin yanına yanaşılmıyordu. Bilhassa gravürlü kitaplar çok pahalıydı. Merriam'ın İstanbul Panoraması vardır. Onun reprodüksiyonları çıkar ama orijinal gravürü bir metreden daha büyük bir boydadır sanıyorum, o çok nadirdir. Bazı gravürcülerde gördüm onu. Kitaptan koparıp tek satıyorlar. Büyük bir para istemişlerdi benden. Sonra sokak arasında gravür satan bir adamda buldum. Birinci Cihan Harbi'nde Çanakkale'de Türk ordusuyla beraber savaşmış. Türklere karşı ayrı bir sempatisi var. 30 marka sattı bana. Arada bir uğradım o adama. Başka gravürler de aldım, bazısı hangi kitaptan çıkarılmış bilmiyorum. Avrupa piyasasında bazı şeyleri bulmak daha kolay. Ama eğer gravür arıyorsanız gravürcü dükkanından alamazdınız. Onlar çok para istiyorlar. Özellikle Almanya'da bombardımanlardan sonra herkes evini yeniden döşemeye kalkıştı. Almanlar gravürleri çerçeveletip salonlara asmaya pek meraklı olduklarından gravürler bilhassa satılıyordu.

Cavit Baysun'un kitaplarını ödünç vermediğini söylediniz. Sizin kütüphaneniz açık mıydı?

Bir kaç kişiye ödünç kitap verdim. Pek tahrif eden çıkmadı ama benim zevkime uymayan cilt yaptırıp öyle iade edenler oldu. Bir talebeye tezinde kullanması için Almanca bir kitabı ödünç verdim. Altı ay sonra kitap kesilmiş, kötü bir cilt yapılmış olarak geldi bana. Ariyet kitap vermek biraz zararlı oluyor. Ben kitaplarımı olduğu gibi muhafaza etmeye gayret eder idim. Ama kütüphanem kalmadı artık.

Ne zamana kadar kitap almaya devam ettiniz?

Sattığım tarihe kadar aldım. Ondan sonra bıraktım tabii...

Çok zengin bir bibliyografyanız var. İlk yazınızın ne zaman ve nerede yayınlandığını hatırlıyor musunuz?

Almanya'dan yeni dönmüştüm. Reşat Ekrem Koçu'nun İstanbul Ansiklopedisi'nin de A harfi yazılıyordu. Kendisini Beyazıt'ta kitapçı Nişanyan'ın dükkanında gördüm. İkinci defa yedek subay olarak askere almışlar. Subay üniforması var üstünde. Ansiklopedinin ilk fasikülleri çıkmış, satılma durumunu soruyor. Beyazıt'ta setin üzerindeki emniyet var ya, oradaydı Nişanyan'ın dükkanı. Bütün okur yazarların uğradığı bir dükkandı burası. Reşat Ekrem Koçu'yla ilk tanışıklığım orada oldu. "Bizans Sanatı ile ilgili maddeler de olacak. Onları kim yazacak?" dedim. "Arzu buyurursanız zât-ı âliniz yazın!" dedi.

Sizi tanıyor muydu önceden? Çalışmalarınızı biliyor mu?

Hayır, orada ilk kez karşılaşıyoruz. "Pekâlâ! Çarşamba semtinin biraz ilerisinde Ahmet Paşa Mescidi var, onu yazıp getireyim." dedim. 'Hay hay' dedi. İlk yazımdı o benim. Daha talebeydim, asistan bile değildim. Daktilo edip götürdüm. Aldı, tetkik etti. Bir kaşını kaldırdı ve "Bunu başkası yazamazdı!" dedi. Sonra 'Şu maddeyi de yazıver, bu maddeyi de yazıver' falan diye rica etmeye başladı. Fasiküllerin ne zaman çıkacağı belli değil tabii. Yazıp götürüyorsunuz, para bulunca basıyor.

İstanbul Ansiklopedisi'nin kıymeti farkedilmiş miydi o tarihlerde?

Yok canım... Sonradan söylendi bütün onlar. Bir takım adamlar çıktı, 'Notlar bizde, tamamını yayınlayacağız' diye. Ben bu adamın evine kaç defa gittim. Ansiklopedideki harf durumunu biliyorum. Neyin yazılıp neyin yazılmadığını da biliyorum. Zarfları vardı, bazı maddeler hakkında bir not bulduğu zaman bir kağıt parçasına yazar, o maddenin zarfına koyardı. Ama bu demek değildir ki ansiklopedi Z harfine kadar tamam... Öyle olsaydı son nefesini vermeden birkaç hafta önce bana telefon edip Gotlar Sütunu ile Göksu maddelerini sipariş eder miydi? İkisini de yazdım. Gotlar Sütunu yayınlandı, Göksu kaldı. Ansiklopedi G-Ö'de kaldı.

Vefatına kadar uğraştı, öyle mi?

Evet, para buldukça basıyordu. Önce Cemal Çaltı adında Bolulu bir odun tüccarıyla ortak oldu. İlk üç cildi onunla çıkardı, fasiküller büyük boydu o zaman. 4. cildin ortalarında kaldı. Uzun zaman durduktan sonra yine ticaretten gelme bir adamla anlaştı. Onunla müşterek çıkarmaya başladılar. Sirkeci taraflarında bir handa iki oda kiraladılar. Bir tanesi tüccarın makamıydı. Mükellef bir odaydı, yazı masası falan. Hazret orada genel müdür edası içinde oturuyordu. Karşısındaki daha ufak oda da Reşat Ekrem'in makamıydı. Sağdan soldan yazı toplayabiliyordu. Muntazam çıksın istiyorduk. Olmadı tabii, bir müddet sonra yeni ortakla da bozuştu. Bozuştuktan sonra han odası bile kiralayamaz hale geldi. Son fasikülleri evde hazırladı. Kardeşiyle olan sürtüşme sebebiyle evini de terk etti. Babadan kalma ahşap bir köşkleri vardı, satıldı. Fahrettin Kerim Gökay'ın köşkünün yanındaki o evde ablası ve annesiyle yaşıyordu. Evlenmemişti. Onlar da birer birer öldü. Tek başına kaldı. Yetiştirdiği bir oğlan vardı. Sonra onun kız ve erkek kardeşini de getirtti köyünden. Bunları adam edeceğim diye uğraştı. Güya evi bunlar idare edecek... olmadı tabii. Karşıda bir apartman dairesi tuttu. Bütün eşyasını oraya taşıdı. Zaten çok kitabı yoktu. Birkaç tane işte; Osmanlı tarihi, Evliya Çelebi falan. Bir de zarfları vardı, alfabetik sırayla dizilmiş. Maddeler için topladığı notları onların içine koyardı.

Sonraki harflerden madde siparişi verir miydi?

'Veriyorum' derdi ama herkes ansiklopedinin çok ağır gittiğini gördüğü için yazıyorlar mıydı, bilmiyorum.

Yazılar ve çizimler için telif ödüyor muydu Koçu?

Ben ondan hiçbir zaman ücret almadım ama alanlar oldu herhalde. Oradan alacağım 10 lirayla mı zengin olacağım.

Çalışmaya devam ediyor musunuz Hocam?

Ediyorum. Bazı notlarını topladığım kitaplar vardı. Bir de yardımcı çıktı yanıma, bir hanım kız. Onun gayretiyle birkaç şey yayınladım. Gözlerim de iyi görmüyor tabii, zor oluyor. Diyanet'in çıkardığı İslam Ansiklopedisi'nde 440 kadar irili ufaklı maddem yayınlandı. Sonradan bir iki tanesini daha etraflı olarak yazdım. Sonra, Bizans döneminde İstanbul'u ziyaret eden seyyahların notlarını bir araya getirdiğim bir kitap daha yayınladım. Şimdi 'Bir Vakitler Kağıthane Vardı' diye yeni bir kitap üstünde çalışıyorum. Oradaki saraylar, binalar vesaire. Okuma faslındayız, son kısımları kaldı. Tamamlayabilirsek yıl içinde bastırmak istiyoruz. Kafamda bazı şeyler var ama kısmet olur mu, olmaz mı bilmiyorum. Şunu da söyleyeyim ki epey yaşımı aldım. Az buz değil benimki de. Başkaları gibi pek fazla tanınmış değilim. Ama işte elimden geldiği kadar bu memleketin kültürüne faydalı olmaya çalıştım. Tanırlar mı bilmem ama yapabildiğim kadarını yaptım.

Geri dönüp baktığınızda sizi tatmin eden bir hayat yaşadığınızı düşünüyor musunuz?

Sıkıntılarım çok, onu söyleyeyim. Rahat edemedim birçok hususta. Üniversitede profesördüm, 67 yaşında dehlediler. Yaşım 95'e gidiyor. Bugün hâlâ iyi kötü ders verebilirim. Ama gençler var, büyük alimler! Onlar gelecek bizim yerimize. Biz çekildik aradan, genç âlim dedikleri adam benim okuttuğum dersin birinci harfini bilmekten aciz. Böyle ilim olmaz... Kütüphane kurmaya çalıştım, slayt koleksiyonu yaptım. Geçenlerde 30 sene sonra ilk defa fakülteye gittim. Odamın kapısı aralıkmış. Bir baktım, hazin bir manzara. Yaptırdığım tezlerin çoğu yok. Raflar boş... Bizans Sanatı dersi verdiğim için belli başlı kitapları tedarik etmeye uğraştım. Türkiye'deki Bizans eserlerinin çeşitli ülkelerin müzelerindeki eserlerin renkli resimlerini tedarik ettimdi. Hiç biri, hiç biri yok...


Söyleşi: Ayşe Adlı

Fotoğraflar: İ. Bahtiyar İstekli


İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.


Yaşar Kemal Sahaflar Çarşısı'nda

Yaşar Kemal, 1954'te Cumhuriyet gazetesi için muhabirlik yapmaktadır. Soğuk bir Ocak gününde, akşamüstü yolu Beyazıt'a, Sahaflar Çarşısı'na düşer. Belli ki planlı bir ziyaret değildir bu. Ancak anlatılanlar dikkatini çekmiştir. O ziyarette gördüklerini ve Muzaffer Ozak'la konuştuklarını gazete için kaleme alır.

Cumhuriyet Gazetesi, 5 Ocak 1954

Ben Değil Zaman Biriktirdi!

Çocukluğu 70'li ve 80'li yıllarda geçenler arasında Sermet Erkin'i tanımayan yoktur. Sahne üstünde sergilediği performansı soluksuz izlerken perdenin gerisinde de en az sihirbazlık numaraları kadar etkileyici bir hayatı olduğundan habersizdik...

Ağustos 2017

Kitap sanatında zincir koptu!

Eskiden tek bir kitapta toplanan geleneksel sanatların şimdi çerçeveye hapsedildiğini söyleyen Mücellit Fatih Hündür, "Üstad olarak gördüğüm, yaptığı her işe hayranlık duyduğum kişi odur!" dediği Necmettin Okyay'ın rehberliğinde ilerlediğini belirtiyor.

Haziran 2017

Alamadığıma değil göremediğime yanarım!

Emin Nedret İşli konuşurken; yakın tarihin pek çok mühim ismi hatıralar sahnesinde bir görünüp bir kayboluyor. Politikacılar, iş adamları, akademisyenler, eski kitap tozu aldıktan sonra bir daha iflah olmamış koleksiyonerler... Enderun Kitabevi'ne adım attığında henüz 10'lu yaşlarının başında olan İşli, sahaf dünyasının 40 yılını anlatıyor...

Mayıs 2017

Yeni şeyler konusunda cahil kalma hakkımı kullanıyorum!

Musa Dağdeviren, geleneksel Anadolu mutfağını büyük bir titizlik ve başarıyla sunan Çiya restoranlarının sahibi. Nizip'te, hafızasındaki canlılığını bugüne kadar koruyan 'hayat'lı bir evde doğmuş. 10'lu yaşlardan beri, o zenginliğin kaybolmasına mani olmak için çalışıyor!

Nisan 2017

Kitap, bir yatırım aracına dönüştü

"Şimdi insanlar, kitabı bir yatırım aracı olarak görüyor. Kitapların koleksiyonlara girmesi belli bir disiplin içinde muhafaza edilmelerini sağlıyor. Bu bilinç daha çok oturmadı. Ama insanlar biliyor ki, birgün o kitabı artık istemediğinde ondan para kazanabilecek..."

Şubat 2017

Bir hurdacının genlerini taşıyorum!

Biz Osmantan Erkır'ı ulusal televizyonlara yaptığı büyük çaplı prodüksiyonlardan tanıyoruz. Popstar Alaturka, En Zayıf Halka, Kim 500 Milyar İster gibi pek çok yapımda imzası var. Ancak bu kadar göz önünde olmasına rağmen hiç bilinmeyen bir yönü daha var Erkır'ın. O, aynı zamanda iyi bir koleksiyoner.

Ocak 2017

Bu işte satan değil alan kazanır!

Sahaf camiasının en kıdemli isimlerinden Lütfü Seymen, alınıp satılan eserlerin niteliği değişse de insanlık var olduğu sürece sahaf müşterisinin de sahaflığın da bitmeyeceği kanaatinde...



Aralık 2016

Eski tarz sahaflığın zamanı doldu

Sahafların kültür ortamında yetişen, akademik çalışmalarını o ortamlar sayesinde eriştiği evrak üzerinde inşa eden Osmanlılar'da Sahaflar ve Sahaflık kitabının yazarı Prof. Dr. İsmail Erünsal'la sahaflığın yakın tarihini ve geçirdiği dönüşümü konuştuk...

Kasım 2016

Copyright 2007-2017 Nadirkitap Bilişim ve Reklamcılık Ltd. Şti.. Tüm Hakları Saklıdır. Bu siteye üye olanlar Kullanıcı Sözleşmesini okumuş ve kabul etmiş sayılırlar.

Yukarı Çık