Her şey büyük bir hızla değişiyor. Mekânlar, insanlar, şehirler ve kültürler... Değişime uyum sağlamaya çalışırken geri dönüp bakacak vaktimiz olmuyor çoğu zaman. Ertelediğimiz sorular için vakit bulduğumuzdaysa, cevap talep edeceğimiz kimsenin kalmadığı gerçeğiyle karşılaşıyoruz... Sahaflar Çarşısı, 1950'li yıllardın başlarından 2000'lere kadar İstanbul'un kültürel merkezi niteliğinde. Ülkenin politik, sosyolojik ve kültürel dinamiklerini, Çarşı'ya akan malzeme ve ona talip olan insanlar üzerinden takip etmek mümkün. Ancak bu yapılamıyor ne yazık ki. Ne alınıp satılan milyonlarca kitabın, ne de o 8 - 10 metrekarelik dükkânlarda yapılan ve tüm hayatı kuşatan sohbetlerin kaydı mevcut. Ve o günleri, o insanları, sesleri, kokuları, hayatları ve hatıraları hatırlayan çok az insan var bugün. Bu sebeple, Turan Türkmenoğlu'nun anlattıkları, kendi kişisel tarihinin yanısıra şehrin ve toplumun kültürel mazisi açısından da emsalsiz bir değer ifade ediyor. Türkmenoğlu, 3 nesildir sahaflık yapan bir aileye mensup. Sahaflar Çarşısı'ndaki Elif Kitabevi'ni devrettiği oğlu, 4'üncü nesil olarak iş başında. Büyükbaba Mustafa Mehmet Bey 1800'lerin sonlarında Beyazıt'ta sergi açarak başlıyor mesleğe. İlk dükkânının tabelasını ise 1901'de asıyor... Buyrun gerisini Turan Bey'den dinleyelim.

Kaç yıldır Sahaflar Çarşısı'ndasınız?
1951'de doğmuşum. Doğuma kadar cinsiyetin bilinmiyor tabii. Babam haber almak için Süleymaniye Doğum Evi'ne gidiyor sabırsızlıkla. Ablam var, bir de erkek çocuk lazım. İsim yürüyecek ya... Sonra annem getirip göbek bağımı buraya, Çarşı'ya gömüyor. Hiç pişman değiller, iki nesil sahaflık yapmış üçüncü devam ettirsin diye göbek bağımı Çarşı'ya gömmüşler. "Başka yer yok muydu anne?" dedim öğrenince ama biz de oğluma aynısını yaptık. Sonra torunumunkini aldım üniversitenin duvarına sıkıştırdım. Çok da uzağa götüremedim yine. Kontrol altında olsun, neme lazım...
Çarşıya doğmuşsunuz, hiç kaçarınız yokmuş...
Tabii, babam da çarşıya doğmuş. Büyükbabam 1901'de tabela asmış. Oğluma vasiyet ettim. "Kitaplar içinde doğdu, kitaplara doyamadan öldü!" diye yazacaksınız mezar taşıma. Hakikat bu! Burnumda iki güzel koku var; bir tanesi kitabın küf kokusu, öteki bebeklerin ten kokusu. İkinci kokuyu çocuklarımda değil, torunumda hissettim. Çocuklarımda vaktim olmamıştı...
Büyükbabanızı hatırlıyor musunuz?
Hatırlıyorum, 6 yaşındaydım vefat ettiğinde. Büyükbabam askeriyeye harita bezliyordu. Laleli'deki evimizin bir katını kendisine atölye yapmıştı. Tülbentleri ıslatıp duvardan duvara yayar, ben de ona kola taşıyıp harita paftası veriyordum. Harita yapıştırdığını hatırlıyorum. Bir kış günü Çarşı'ya geliyoruz. Tam Beyazıt Camii'nin minaresinin dibinde, yerde bir gümüş 50 kuruş gördüm. Çocukluk refleksiyle uçtum o paranın üzerine. Yerler buz! Büyükbabam kolumda... "Ne yapıyorsun?" dedi.
- Para buldum!
Kızdı, "Koy yerine!"
- Ama buldum!
"Sahibi gelir bulamaz" dedi... Bir laf vardır ya 'Yerde para bulsa almaz!' demek onlar böyle insanlarmış...
Adı neydi büyükbabanızın?
Mustafa Mehmet. Gedizli bir aileye mensup. Aile Gediz'de orduya yelken dokuyor. Bahriye'yle bir bağları var. Büyükbabam İstanbul'a askerî okula geliyor. Zeytinburnu'nda silah fabrikası var. Oradaki dersler esnasında gözüne çapak kaçıyor ve bir gözü kör oluyor. Okulu bırakmak zorunda kalıyor. Beyazıt'ta kitap tezgahı açıyor. Elindekileri satıp yol harçlığı yapacak. Daha onlar bitmeden bir grup kitap alıyor. Bir grup daha derken kitap sayısı artmaya başlıyor. Büyük valide de burada. "Oğlum, memlekete haber gönderdik, bizi bekliyorlar!" diyor. "Anne kitaplarımı satayım gideriz, kitaplarımı satayım!" falan derken ev alıyor büyükbabam. Sonradan düşündüm, kendime göre yorumladım tabii ama sanki memlekettekilerin 'Asker bile olamadan geldin!' demelerinden çekindiği için gitmiyor gibi geliyor bana. Yoksa ertesi gün gider, ne olacak! 4 tane kitap... Sonra yayıncılık yapmaya başlamış. Nedim Divanı'nı ilk defa büyükbabam yayınlatıyor. Julles Verne'i kimse bilmezken onun Deniz Feneri'ni Fransızca'dan tercüme ettiriyor. Yemek Kitabı, Kanarya Bakımı... bir sürü kitap basıyor peşpeşe. O yüzden bizde selülöz zehirlenmesi var. Kurtulamıyoruz.
Hangi yıllarda yayınlatmış bu kitapları?
1901'de sahaflığa başladığına göre 1922 - 23 falan olsa gerek. Eski yazıyla basılıyor.
Tezgah açmaya başladığı tarih mi 1901?
Hayır, 1901'de dükkân satın almış. Tabela astığı tarih yani. Öncesi var. 2 - 3 sene tezgah açıyor sonra dükkân sahibi oluyor. Başlangıcı 17 - 18 yaş olsa gerek. Hiç kimsenin çırağı olmamış. Babamın da ustası yok, bizi de çırak vermedi kimseye. Babam, büyükbabamın yanında yetişmiş. Çok şanslı o nesil. Tam Harf İnkılabı sonrası, kitabın aktığı dönem. Bizim de şansımız şu oldu; 1960'tan sonra İstanbul'a laz müteahhitler girdi. Şehrin altından girip üstünden çıktılar. Konakların hepsi tarümar edildi. Tavan arasındaki, bodrumdaki kitaplar buraya geldi. Ne biz kıymet bilebildik ne de devlet bilebildi. Bir tek rahmetli Seyfettin Bey (Özege) farkındaydı durumun.
Ne hatırlıyorsunuz Seyfettin Bey hakkında?
Akşam üzerleri gelir. Onu görünce biraz canım sıkılır; "Eyvah! bu ihtiyar geldi, yine geç çıkacağız galiba" derim. Tanımıyorum, bilmiyorum ama babam büyük ihtiramatta bulunuyor kendisine. 'Babam saygı gösterdiğine göre önemli biri herhalde!' diye düşünürüm. Uzun kalacaksa kahve, fazla kalmayacaksa çay içer. Babamın hazırladığı kitapları önüne koyarız. Cebinden çelik mezurosunu çıkarır; ölçer, not eder, gider. Benim canım sıkılıyor tabii. O kadar beklemişiz, bir şey almadan gitmiş. Birgün dayanamadın sordum babama; "Bu adam geliyor, yazıp yazıp gidiyor. Ne yapacak bunları?" "Oğlum elinde liste var, mükerrer almamak için evdekilerle karşılaştırıyor. Sonra gelecek!" dedi. Birkaç gün sonra yine Seyfettin Bey gelir. Bu sefer mezuroyu çıkarmaz. Listesi elinde, kendisinde olmayan kitapları ayırır. Fiyat sorar ve babam son derece insaflı bir fiyat söyler. Ya, 'Geçerken alayım' der. Ya İsmail Bey'in dükkânına göndeririz orada birikir kitaplar. Hiç konuşmazdı Seyfettin Bey. Konuşsa işi bitmez. Dükkânda bir hasır sandalyesi vardı. Oturur, devamlı not eder. Birgün cür'et ettim ve "Bu kitapları ne yapıyorsunuz? Okuyacak mısınız?" dedim. "Yok evladım!" dedi. "Atatürk Üniversitesi'nde kütüphane yokmuş, oranın kütüphanesini ben kuracağım." Daha üniversite faaliyete geçmemişti. "Çok uzak değil mi? Taşıması, nakliyesi zor. Hem arada bir kitaplarınızı görmek istersiniz. Neden burada bir yere vermiyorsunuz?" dedim. "Evladım, orası uzak olduğu için gönderiyorum zaten. Yoksa o insanlar bu kitaplara nasıl ulaşır!" dedi. Benim için kırılma noktası oldu o cümle. Seyfettin Bey bir anda abide oldu. Kitapları bağışladıktan sonra kütüphaneden epey kitap çalındı galiba. Bizim elimize 3 - 5 defa oradan çıkma kitap geldi. Sağlığında gelenleri kendisine veriyorduk. Epey zaman bu trafik devam etti. Dijitale geçildikten sonra herhalde dışarı kitap vermeyi bıraktılar ki gelmez oldu. Ya da başka kitapçılara gidiyor.
Ne tür kitaplar alırdı?
Osmanlı sınırları içinde basılmış tüm kitaplar. Konu ayrımı yapmaz, içeriğine bakmazdı. Bir daha ulaşılamayacak çok kitap vardı aldıkları arasında.
O kitapları nerede topluyordu? Deposunu gördünüz mü hiç?
Fatih'te oturuyordu. Yeğeni kitapların fişlerini tanzim ediyordu. Evli değildi, hiç evlenmemiş. Emekli, son derece beyefendi bir insan. Gelip gittiğini hissetmezsiniz. Kimseye rahatsızlık vermez. Bu insanları görmüş olmak kazanç ama bugünle mukayese ettiğinizde insana "Ne günlere kaldık!" dedirtiyor.
Yaptığı işin önemi farkedilmiş miydi?
3 yere uğruyordu burada. İsmail Açay (Turan Türkmenoğlu, Nihâl Kitabevi'nin sahibi İsmail Bey'in Akçay olarak bilinen soyadının aslında Açay olduğunu belirtiyor.), abisi Ali Bey ve bizim dükkân. Gittiği yerlerde çok saygı görürdü. Bu dükkânları tercih etmesinin sebebi herhalde daha çok Osmanlıca kitap olmasıydı. Biraz da ilgi görmesiydi belki. Diğer dükkânlara pek uğramazdı. Kendimi şanslı görüyorum; ona kahve getirdim, hizmetinde bulundum... Dükkâna enteresan simalar gelir, her birinden bir şey öğrenirsiniz. Sohbetler oluyordu. Hava kararıyor, kapılar kilitleniyor, ben burada babamı bekliyorum... Kimler gelmiyordu ki... Birgün Şemsettin Yeşil, babam, İbrahim Elmalı, galiba hâkim Bahâ Bey de vardı. 'Radyoda Kur'an-ı Kerim okunması helal midir, değil midir?' onu tartışıyorlar. Öyle tatlı bir muhabbet ki... İlerleyen saatlere kadar devam ediyor, konuşulacaklar bitmiyor. Geç oldu diye ilerleyen günlerde devam etmek üzere ayrılıyorlar. Sonra Muallim Cevdet Bey'in hatıralarını karıştırırken gördüm ki onun zamanında da varmış böyle sohbetler. Kitabın muhabbeti de dedikodusu da bitmez. "O onu almış, bu bunu almış!" dedikodu bu. "Sen gördün mu o kitabı? Ucuz kaptı bak!" , "O zaten anlamaz!"
Büyükbabanızın ilk dükkânı neredeymiş?
Beyazıt'ta, eskiden elektrik idaresinin bulunduğu yerde kemerli tonozlar var. Orada sahaf dükkânları var o zamanlar, bir tanesi de büyükbabamın.
Orada bir de Ermeni bir sahafın bulunduğu söyleniyor...
Evet, Agop Efendi; dükkânı üst katta. Sevan Nişanyan'ın dedesi. Onun hikayesini babamdan dinledim. Çok önemli bir sahaf , Batıya kapı açan kitapçılardan bir tanesi. Müşterileri var, Avrupa'dan onlar için kitap getirtiyor. Reşat Ekrem Koçu, vefatının ardından bir yazı yazmış. Galiba İstanbul'la ilgili eserler koleksiyonu yapmış. "O kitaplar nerede?" diye soruyor Reşat Ekrem! O yazıyı okuyunca sordum babama "Kimdi Nişanyan?" diye. "Adnan ve Metin Kitabevi vardı, baba oğul! Onların olduğu yerdeydi dükkânı. Yabancı dil kitap sattığı için bize pek uğramazdı. Nizamettin Bey'e gelir giderdi." dedi. Bir ara yüklü miktarda para buldukları duyulmuş. Sonradan öğrenilmiş ki dükkânda üzerinde yattıkları sedirin yüzünü değiştirtmek istemişler. Evvelden sokakta döşemeciler dolaşırdı. Onlardan birini çağırmışlar. Adam sediri bir açmış ki içinde bir kese altın. Bu hikayeyi Sevan Nişanyan'a da anlattım. "Benim böyle bir şeyden haberim yok! Amcamlar paylaşmış olacak." dedi.
Geçmişe dair böyle çok hikaye anlatılır. Gerçekliği var demek...
Var tabii. Ben Nizamettin Bey'den de, eski ustalardan da gördüm. Eski sehpa, masa falan aldıklarında ellerini şöyle bir altında gezdirirlerdi. Argoda zula dedikleri gizli bölme var mı diye. Dışardan bakınca göremezsiniz... Müteferrika baskısı bir Van Kulu Lugatı almıştım. Seviniyorum tabii. Cildi açtım, iç kapağı görünce mutluluğuma gölge düştü.
Neden?
Cildin içinde sarı liralar varmış, adam kağıdı açmış, altınları toplayıp yeniden kapatmış; izi duruyor... Daha neler, neler! Babam Eyüp Sultan'da bir evden, Şemseddin Sami'nin ya da İkdam Matbaası'nın sahibinin varislerinden kitap alıyor. Kitaplar gelince rafa yerleştirmeden sallayıp tozunu silkeliyor. Bir tanesinden sarı liralar dökülmeye başlıyor. Bir şok yaşıyor tabii. O arada birileri geliyor dükkâna, 'Kitapları geri istiyoruz.' diyorlar. "Niye?" Kitapların içinde altın vardı, biz altınları satmadık, kitapları sattık. Babam "Kitapları da alın, altınları da. Masrafımı verin, gidin." diyor. Başka türlü unutulmaz o hadise!
Büyükbabanızın dükkânı yukarıdayken Sahaflar Çarşısı ne durumda?
Sahaflar Çarşısı yok daha o zaman. Burası Hakkaklar Caddesi. Büyükbabam önce kiracı. Para kazanıyor, ev alıyor. Ev belediye sarayının arkasındaki küçük caminin sokağında. Kel Aynak Kuşu sokak. Çok çalışkan bir insan. Kötü alışkanlığı yok. Disiplinli çalışır, lüzumsuz bir şey konuşmaz. 5 katlı bir apartmanımız var, büyükbabamın sofrasında herkes. O başlamadan kimse başlamaz. Konuşulmaz. Yemek yenir, herkes müsaade ister, katlarına iner. Radyodan ajans dinlenir. Bazı akşamlar halamın biri ud çalar, öbürü keman. Kendi aralarında meşk ederler. Onun dışında hava kararınca hayat biter.
Büyükbabanız ne yapıyor o saatten sonra?
Okuyor, araştırıyor çünkü kitap neşredecek. Ayrıca harita yapıştırıyor. Kiralık kitap veriyor, onları not ettiği bir defter var. Onları takip ediyor.
Kime veriliyor kiralık kitap?
Kimine kitap pahalı geliyor ya da kütüphanesi yok, evde saklamaya değer bulmuyor ama okumak istiyor. Bir zamanlar çok popülerdi kiralık romanlar. Bayağı kalın bir defteri vardı, yakın zamana kadar durdu o defter. Sonra ne yazık ki kaybettim... Büyükbabam ev aldıktan sonra kazandığı parayla caminin minaresinin dibinde dükkân alıyor. Orası İmaret Sokak. Hacı Muzaffer Ozak'ın, hattat Kazım (Mutlu) Amca'nın, Nizamettin Aktuç'un dükkânları da orada o zaman. Aşağıda da saatçiler, hakkâklar (mühür kazıcılar), Tunuslu fesçiler, tesbihçiler, çorapçılar falan var. Yangından önce burası Tahtakale gibi salaş bir yer.
Yangına dair ne anlattılar size?
Aşağıda bir saatçi var. Bir rivayete göre mangalın üzerini kapatmadan gidiyor. Oradan bir kıvılcım sıçrıyor ve o başlatıyor yangını. Samanlar arasına atılan bir sigara izmariti sebebiyle başladığını söyleyenler de var. Onun öncesinde sahaflar Kapalıçarşı'da. Orada dükkân sahibi olmak zor. Hem yaşlı, kıdemli hem de para sahibi olacaksınız. Evliya Çelebi'nin bahsettiği Sahaflar Caddesi'nden 1890 Depremi'nden sonra kaçmaya başlamış esasında sahaflar. Ama yine de orada kalanlar var. Sonradan canlanmış burası. Remzi Kitabevi burada, Raif Yelkenci Çarşı'nın arka tarafında tütün satıyor. Babasının orada tütün dükkânı var, esas meslekleri tütüncülük. Raif Bey kitaba ve okumaya meraklı olduğu için kulvar değiştiriyor.
Büyükbabanızdan sonra başlıyor bu işlere öyleyse...
Büyükbabamdan yaşça çok küçük onlar. Büyükbabam 1879 doğumlu.
Kimler varmış onun döneminde. Babanızla konuşma fırsatınız oldu mu hiç?
Bir şeye dikkat ettim, birkaç kişi dışında okuyan yazan adam yok aralarında. Merakları yok. İran'dan bir göç gelmiş o tarihlerde. Zincirli Han'da Şirket-i Sahafiye'yi kurmuşlar. Adamlar kitabiyat bilgisi açısından bizden önde. Onlar buraya bir canlılık getirmiş. Yayıncılık yapmışlar. Maarif Kütüphanesi'nin kurcusu Hacı Kasım Bey'in babası, Şark Kitabevi'nin sahibi Hüseyin Tutya, Naci Kasım'ın kardeşi... Yayıncılıkta ve kitapçılıkta çığır açmışlar. Maarif Kütüphanesi'nin varislerinden bir tanesinin kitaplarını aldım. Bir kısmını satmaya kıyamadım zaten aldığım hanımefendi de satmaya kıyamamıştı. İçlerinde kendilerine gelmiş, kitap yayınlatma ricasında bulunulan mektuplar, takvim hazırlama metotları falan var.
Sizde olduğu gibi mesleği babasından devralan başka kimse var mıydı?
Çoğunluk öyle. Sahaflar arasında Aslan Kaynardağ dışında üniversite mezunu yok diye yazılıp çiziliyor bazen. Düşünmüyorlar ki o dönemde sahafların akademik eğitime ihtiyacı yok. Zaten gözünü kitaplar arasında açıyor. İçinde doğuyor, içinde büyüyor. Metodoloji bakımından eksiği olabilir ama bu sahafların okumaz olduğu anlamına gelmez. Bir ara hep toplamış bizimkiler, hiç okumadan satmışlar. O da doğru tabii. Ama eskiler hep çekirdekten yetişme, akademik eğitim almış iki ya da üç kişi ancak var. Yeni kuşak ise eğitimli. Çarşıyı bir baştan bir başa dolaşın orta tahsilli ya üç kişi çıkar ya dört kişi. Ben oğluma şart koştum. "Önce üniversiteyi bitireceksin. Sonra oturup konuşacağız, ne olacağına okuldan sonra karar verirsin. Ben bu işi yapmayacağım dediğin anda dükkânları satar giderim!" Sonra annesine demiş ben kitapçı olmak istiyorum, şimdiden söylersem babam beni sıkıştıracak. İktisat Fakültesini bitirdi geldi işlerin başına geçti.
Yetiştiğiniz evde kütüphane var mıydı? Büyükbabanız kendine kitap toplamış mıydı?
Büyükbabamın da vardı, babamın da. Babam halkevlerinin mücellidlik kurslarına gitmiş. Klasik Osmanlı cildi yapardı. Şimdiki ciltleri görüyorum, cilt falan değil bunlar. Babam deriyi traş ettiği zaman arka taraftan resminizi görürdünüz, zar gibi olurdu. Harika şiraze örerdi. Meraklı baktığımı görünce bana anlatırdı. 'Buna sıçan dişi derler, ilmeği böyle atacaksın' falan diye. Dükkânda kitapları koyduğumuz tezgâhın yanında bir de mücellid tezgâhı vardı. Kütüphanesindeki bütün kitapların ciltlerini kendi yapardı. Evimizde duvardan duvara kapaklı bir kitaplık vardı. Kur'an Dili yeni çıkmaya başlamıştı. 9 cilt, 10. cilt de fihrist. Eve getirdi, cildini söktü, dağıttı. 'Ne yapıyorsun?' dedim. "Takip etmek zor oluyor, her cildin fihristini kitabın arkasına dikeceğim." dedi. Diyanet de sonradan o şekilde bastı. Babam hezarfen bir adamdı. Elinden her iş gelirdi. Çok güzel kitap derlemeleri vardı. İzahlı Büyük Dua Mecmuası'nı ilk o hazırlamıştı, Adnan Tevfik Türkmenoğlu. Türkiye'de en çok satan dini kitaplar arasına girdi o kitap.
Çarşıyı kaç yaşlarından itibaren hatırlıyorsunuz?
2 yaşında dükkânın kapısında çekilmiş fotoğrafım var. Okul tatillerinde düzenli geliyordum. Kendi başıma hareket edebildiğim 8 - 9 yaşından itibaren de okuldan çıktıktan sonra geliyor, akşam babamla beraber dönüyordum. Babam bir yere gidecekse hazır çırak gelmiş, bana bırakıp çıkıyordu. Ödevlerimi dükkânda yapıyordum.
Başka çırağı var mıydı?
Vardı tabii. İbrahim Manav babamın çırağıydı. İsmail Abi (Açay) bir ara babamın yanında çalışmış. Babam Gümülcineli Mustafa Efendi'nin talebesiydi. Hocası, ihtiyaç sahibi mollaları harçlığını çıkarsın diye onun yanına gönderirdi. Mümin Çevik bu suretle abamın yanında bulunmuştu mesela. Çarşıda aylak gezen çok insan olurdu. Gün görmüş ama paraları tükenmiş, başlarına bir hal gelmiş falan. Onlar zaten kolluyor, mal gelse de taşısam diye. İşini yapar, ya 'parmağım içinde!' der, ya 'imşamı istiyorum!' der.
Ne demek bunlar?
Buranın kendine göre bir terminolojisi var. İki kitapçı karşılıklı konuşsun hiç bir şey anlamazsınız.
Bu lügat şimdilerde de kullanılıyor mu?
Karşımda kullanacak kimseyi bulamıyorum ki! Hatırladıklarımı ve kullandıklarımı sıraladım. Not olarak duruyor bende. Bazıları argo lugatında olacak kelimeler neredeyse. Kitapçıya yakıştıramadığımdan babama sordum. "Kitapçılar Kapalıçarşı'dan gelirken koltukçuların dilini getirmişler, burada şekil değiştirmiş." dedi. Hanut orada hala devam ediyor. Buraya geldiklerinde aynı mana için imşa'yı kullanmaya başlamışlar. Hacı Muzaffer Efendi'nin vefatından sonra çarşıda kültürel manada bir gedik açıldı. Ve o gediğin içerisine muzârafat doldu. O, bir denge unsuruymuş demek ki. Babam, dedem falan demiyorum. Hacı Bey'in vefatından sonra böyle oldu.
Babanız ne zaman vefat etti?
1926'da doğmuştu, 82'de vefat etti. Cenazesini Muzaffer Hoca kaldırdı. Bir alışverişten dolayı araları açıktı. Ama ondan önce kardeş gibiydiler. 'Ayaklı Kütüphane' Gümülcineli Mustafa Efendi'den birlikte ders alıyorlar.

Büyükbabanızın kütüphanesinde kıymetli eserler, yazmalar var mıydı?
Yazma vardı elbette. Ama o dönem için yazma kıymetli görülmüyordu ki. Elimizde kalmasın diye ucuz fiyatlara satılıyordu. Harf İnkılabı'ndan dolayı insanlar korkudan ellerindeki eski kitapları evinden çıkarma gereği duymuş. Buralara getirip yığmışlar. Esnaf bir çoğuna para bile vermemiş. Müşteri de eski eseri almaya korkuyor. O yüzden zaman içinde Osmanlıca eserler birikiyor. Zaman geçtikçe okumayı bilen insan da azalınca sahafların bu eserleri paylaşacak kimsesi kalmıyor. Osmanlıca kitap uzun bir zaman para etmedi.
Ne zaman tekrar kıymet kazandı, hatırlıyor musunuz?
Şöyle söyleyeyim; birgün Fransız bir iki müsteşrik gelmişti. Tasavvuf ve fıkıhla ilgili kitap topluyorlardı. Ben de herhalde 17 - 18 yaşında falandım. Babam bana döndü ve "Birgün dinimizi bu adamlardan öğrenmek zorunda kalacağız!" dedi. "O ne demek baba?" dedim. "Bak bizimkiler okumuyor, bunlar yazmaları topluyor!" dedi.
Yabancılara her kitap satılır mıydı?
Hiçbir mahsuru yoktu, parayı veren alıyordu. Sonra bir hoca efendi ikaz etti beni. O günden sonra satmadım. Çok cazip, kıymetli bir şey çıkarsa koleksiyonerler alırdı. Şevket Rado, Hüseyin Kocabaş gibi bir iki hem parası hem de bu işe merakı olan insan vardı. Onlar kıymetli eser topluyordu. Koleksiyon için paranız, merakınız ve evde sizi destekleyen bir eşiniz olacak. Parmakla sayılacak kadar meraklı vardı. Senede bir iki defa da Katar Şeyhi gelirdi. Hilton Oteli'ne yerleşir ve haber gönderirdi. Herkes koltuğunun altına bir şeyler alır giderdi.
Ne tür kitaplar alırdı?
Arapça yazma! Antika değeri olan kitap alıyor esasında ama birgün babam pek de önemli olmayan bir kitap götürmüş alacak mı bakalım diye. Onu da almış, çok güldü babam. Kitap, o gün de bugün de para etmiyor aslında. Ama çok iyi bir parayla satmış o adama. "Bunlar hiçbir şeyden anlamıyor!" demişti.
Eskilerden hatırladığınız mühim kütüphaneler var mı?
Bir ara Milli Eğitim Bakanlığı da yapmış bir zat vardı, Avni Başman, onun kütüphanesini aldık. Sedef kakmalı komidinler, masalar, sehpalar... Ben küçüktüm, 12 - 13 yaşlarında. Babam muhtemelen birkaç ortakla almıştı. Hem yer, hem de imkan bakımından bizim şartlarımız müsait değildi.
Zengin bir kütüphane miydi?
Evet. Bizim dükkâna sedef komidin, birkaç güzel kılıç vesaire gelmişti.
Ya kitaplar?
Kitaplar Hacı Muzaffer Efendi'nin dükkânında müzayede usulü satıldı.
Alınan bütün kitaplar müzayedeyle paylaşılır mıydı? Bir sahafın hepsini aldığı olmaz mıydı?
Kitabı sahaf alır da müzayede de bir an evvel paraya çevirir. Çünkü yerler ufak, bir de medarı maişet motorunun dönmesi lazım, para bağlanmamalı! O dönemin şartlarında, içinden bir grup sattınız mı gerisi bedavaya kalırdı. 'Bir an önce sermayemi cebime koyayım, gerisini satıp yiyeyim.' diye düşünürdü esnaf.
Herkes birbirinin elinde ne olduğunu bilirdi o halde?
Her zaman değil. Esnaf bazı durumlarda diğerlerini kendine ortak eder. Ya adres size gelmiştir ama yeterli paranız yoktur. Dersiniz ki, 'Adres benden para senden!' ya da para da adres de var, ama yeriniz ufak veya bu kitaplara uygun müşteriniz yok. Öyle durumlarda esnaf ortağa ihtiyaç duyar. Başka sebepleri de var tabii; benim elimde bir kitap 5 liraya gidiyorsa sizin elinizde 20 liraya gidiyor. Benim ya yaşımı küçümsüyorlar, ya acemi görüyorlar. Ondan dolayı almaya giderken de satarken de yanında bir ortak olması adettendi. Bir de şu var; size iki kamyon kitap gelmiş, dükkâna indiriyorsunuz. Diğer esnaf da iş yapmamış. Herkesin gözü üzerinde kalacak... Etraftakiler çağırılır, 'Tut ucundan ortak ol!' denir... Ben ya ilkokul sondaydım ya da orta bire gidiyordum. Babam Mazarakis'in, Amerikan Kitabevi'nin kitaplarını almıştı. Mazarakis, Fransa'daki neşriyatı takip ediyordu, Türkiye'nin tek bayisiydi. Piyasaya epey borç taktıktan sonra almış ceketini Yunanistan'a gitmiş. Depolar dolusu kitap geldi oradan. Beyazıt Camii'nin şadırvanlı avlusu, bu bahçenin etrafı leba leb kitap dolmuştu.
Hepsini babanız mı almıştı?
Babam tek başına alsa, 'Çarşıyı işgal ediyorsun!' diyecekler. Mecburen 3 - 5 kişiyi ortak etti. Ben haftalarca diyeyim siz aylarca anlayın, satıldı satıldı bitmedi. Hala eski kitapçı raflarında kalan mutlaka bir şey vardır. Ne bereketli, ne kadar ucuz kitaplardı. Böyle bir kütüphane geldiğinde mecburen birilerini ortak etmek zorunda kalıyorsunuz. Ortak aldığınızda hırsızlık riskinden de kurtuluyorsunuz. Kendi malı, neyi çalacak?
Esnaf birbirinden çalar mı?
Çalar... Çünkü kazançlar eşit değil. Adamın ihtiyacı var. Ayakçılık yapanlar var mesela. Onu esnaftan sayarsanız... Bir gün kapıda duruyorum, dükkânlardan birine kitap taşınıyor. Götüren adama espri olsun diye, "Oraya kadar yorulma, bir kucak da bize bırak!" dedim. Getirdi bıraktı gerçekten. Sonra götürüp sahibine iade ettim.
Unutamadığınız kütüphaneler vardır mutlaka!
Şükrü Kaya'nınkini unutmam mesela. 20 sene kadar önce, bir akşamüstü saatlerinde hafriyat kamyonu gibi büyük bir kamyon geldi meydana. Lebaleb kitap dolu. Kamyon boşaldı. Ben o kitapların şaşkınlığını yaşarken yarım saat kadar sonra bir kamyon daha geldi. Bende film koptu.
Nereye geliyor bu kitaplar, çarşıya mı?
Hayır, Beyazıt Devlet Kütüphanesi'ne. Hiç olmazsa ne olduğunu görelim diye kamyonun yanına gittik bir arkadaşla. Şoföre yanaşıp nereden geldiğini sordu arkadaş. "Fenerbahçe'den geliyor." dedi. "Şükrü Kaya dediler, bakan mıymış neymiş! Onun kitapları..." "Hadi atla gidiyoruz!" dedim arkadaşa. Doğru köşke gittik. Umur Kaya, oğlu. Çapa'da beyin cerrahı, onu bulduk. Köşkü müteahhite vermişler. Yerine 7 - 8 tane dubleks villa yapılacakmış. Bir an önce de boşaltılması gerekiyormuş. Kitap para etmez diye düşündükleri için kütüphaneye yollamışlar. Neler var içinde ama... "Envanter yaptınız mı?" dedim. Hiç akıllarına gelmemiş. "Ya memurlar akşam evlerine taşırsa ne olacak?" dedim. Dediğim de oldu, bir kamyonu gitmiş olabilir o kitapların. Götüren kişi kimse görmedi demesin. Her akşam görüyordum ben... Neyse efendim, eli boş dönmeyelim diye köşke girdik. Vitray pencereler, muhteşem mobilyalar... Bir sehpayı çevirdim, altında Abdülhamid imzası. Şampanyalar... 3 kamyon dolusu eşya aldık. Bahçede büyük bir havuz var, neredeyse bu çarşının meydanını kaplar. Duvarları çeşitli yerlerden patlamış. Kahya etrafımda dolaşıyor. "Yazık değil mi, bu havuzun içinde yaprak yakılır mı?" dedim. Havuz sağlam olsa; al, Cumhurbaşkanlığı Köşkü'nün bahçesine koy! İçim yandı. "Sandığınız gibi değil mesele!" dedi. "Beyefendi öldükten sonra Milli Emniyet'ten geldiler. Ne kadar yazılı evrak varsa hepsini buraya doldurdular. Benzin döküp, kül olana kadar başında beklediler..."
Harf İnkılabından sonra kitap sayısının çok arttığnı söylediniz, eski yazı eserleri alıp satmak da yasaklanmış mı?
Yok, basmak yasak ama alıp satmakta sıkıntı yok. Babam Osmanlıca eser neşretti diye Atatürk İlkeleri'ne muhalefetten 27 Mayıs İnkılabı'nda 40 gün cezaevinde yattı. O yasak, Özal dönemine kadar devam etti. 60'tan sonra bir hile-i şer'iyye buldular. Önce Kamus'ta denediler. Basacakları kitabın ilk formasına, latin alfabesiyle yazılmış, kitabın muhtevasını anlatan bir metin koyuyorlar. Devamında, 'orijinali budur' diyerek kitabı basıyorlar. Babam o zaman Süleyman Hüsni'nin "Kenzü'l Havas ve Keyfiyeti Celp ve Teshir" isimli dört ciltlik kitabını neşretti. O da tıpkı basımdı. Çok satıyordu, yetiştiremiyorduk müşteriye...
Bulundurulması, satılması yasak kitaplar da döneme göre değişiyordu herhalde?
Tabii. Bir defa bunun takibini yapan insanlar cahildi. Bir sene üniversitelerin yeni açıldığı günlerdeydi. Kapıya çıktım, karşı tarafta halamın oğlunun dükkânının önünde bir kalabalık var. Göz işaretiyle "Hayırdır!" dedim. Bir anda iki kişi koluma girip beni yerden kesti. "Ne oluyor?" demeye kalmadan "Çıkar kitapları!" dedi biri. Ne kitabı falan. Keynez'in İktisat Devrimi diye bir kitap çıkmış o zaman. 3 tane var rafta. "Bulduk!" deyip 3'ünü de aldılar, "Çok ayıp ediyorsunuz!" dedim. "Yerine koyun, kimse görmesin, size cahil derler." Fakültede ders kitabı... Sonra ortaya çıktı ki, çarşıdan alışveriş yapmak isteyen biri, satıcıyla anlaşamamış, aralarında tartışma çıkmış. Dükkânda bir bağ içinde Nazım Hikmet kitapları varmış. Nazım'ın yasaklı olduğu dönem. Adam yemiyor içmiyor Gayrettepe'ye telefon ediyor; "Kapıdan girince köşedeki dükkânda yasaklanmış kitaplar var!" diye. Ben de köşedeyim o zaman...

Çocukluğunuzdan çarşının müdavimi olarak kimleri hatırlarsınız?
Celal Bayar gelirdi, o gittikten hemen sonra da polisler gelir; "Ne konuştunuz?" diye babamı sorguya çekerdi. "Kitapçı dükkânında ne konuşulursa onu konuştuk." dediğine şahidim. Damadı Ahmet İhsan Gürsoy, kızı Nilüfer Hanım yakın zamana kadar gelirlerdi.
Bayar'ı mı takip ediyorlardı?
Son geldiğinde Kayseri Cezaevi'nden çıkmıştı. Babamın ve büyükbabamın çarşıdan iyi müşterisiydi. Benim de müşterim oldu.
Ne alırdı?
En son Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu'nun cenazesine geldi. Meydanda karşıladım. Koluma girdi, dükkâna geldik. "Evlat, namaza kadar ne varsa bakayım!" dedi. Tarih Kurumu'ndan iki sıra, sivil yayınlardan bir sıra yaptık. Ezan okununca cenazeye gittik, tekrar geldik. Bayar bakmaya devam ediyor. Alacağı kitapları 'Bizde yok!' diye bir kenara ayırıyor. Nilüfer Hanım geldi, ona gösterdi ayırdıklarını. Bir kitapta takıldı Nilüfer Hanım; "Babacağım bu kitap bizde var!" dedi.
- Yok kızım!
102 yaşındaydı galiba o zaman. Vardı yoktu derken Bayar, "Bana içinden bir iki satır oku bakayım." dedi. Dinledi ve 'Bizde yok' dedi yine. Nilüfer Hanım "Var, Umurbey'e göndermiş olabiliriz" diyor. O ara kütüphane memuresi hanım geldi. Ona sordular. Baktı ve "Hayır efendim, bizde yok" dedi. O hafıza Allah vergisiydi. Her kitaptan iki tane alırdı. Biri Umurbey'deki kütüphane, diğeri evdeki kitaplık için. Tarih ağırlıklı kitaplar alıyordu. Son zamanlarda çıkan popüler kitaplardan baktıkları da olurdu. Cemal Kutay iyi müşterimizdi bizim. Tarihi belge topluyordu, dergi çıkarıyordu o zamanlar. Çok çalışkan bir adamdı. Mustafa diye bir asistanı vardı, yıllarca iki kişi hem dergi çıkardılar, hem yayın yaptılar. Hiç boş göremezdiniz.
Başka kimleri hatırlıyorsunuz?
Semavi Bey gelir giderdi. Hırçın bir insandı, pek sevilmezdi. Benimle arası çok iyiydi, anı defterimi de imzalamıştı. Eğer esnafla iyi geçinse daha çok kitabı olurdu, bizim de onunla ilgili anlatacak bir şeylerimiz olurdu... Faruk Akün Hoca gelirdi, dünya tatlısı bir insan. Yolunu gözlerdik gelsin de iki laf etsin diye. Çok önemli insan geldi geçti buralardan. Bir anı defterim var, bazılarına imzalattım o defteri. Hasan Ali Yücel de imzalamış; "Bir şey satacaksan kitap sat, bir şey alacaksan kitap al. Hiçbir nimet onun kadar kıymetli olmamıştır." Bizim düsturumuz bu oldu.
Çarşının havası ne zaman değişmeye başladı?
Önceden babadan oğula ya da ustadan çırağa geçerdi meslek. Askerden geldim, babam aşağıdaki dükkânı bana bıraktı. Bir müddet sonra o dükkân iki kişiye bakamaz oldu. Duvarın dibinde iki salaş tezgah vardı, babamın yanından ayrılıp orda tezgah açmak zorunda kaldım.
Yine kitap satıyorsunuz değil mi?
Evet, yine kitap. Hem bilmiyoruz hem de başka şeye izin yok. 1973 falandı, 20 bin lira para verdim ve iki tezgahlık yer aldım duvar dibinden. Cami tarafındaki girişin sağ tarafındaki duvarın dibinde tezgahlar vardı. Esnaf bizden rahatsız oldu, şikayet falan ettiler. Sonra hak verdim onlara. Enflasyon olunca kalite bozuluyor. 3 - 4 tane tezgah idare edilirdi ama sen başkalarına emsal oluyorsun, yoldan geçen de geliyor. Adam defter satıyor geldi burada tezgah açtı. Okuma yazma bilmiyor, tezgah açtığı için ona bir hak tanındı falan derken çarşının kalitesi 1982'den itibaren yavaş yavaş gerilemeye başladı. Görülmüş şey mi kapının önüne çıkıp "Güzel kitaplarımız var, buyrun!" diye müşteri topluyorlar. Hâlâ bunu yapanlar var... Bize "Sakın müşteriye buyrun falan deme. Burası Kapalıçarşı değil. Alacağı varsa girer içeri." derlerdi. 12 Eylül'ün bir faydası oldu bu çarşıya, dağınıklığı toparladı ama bu arada muzârafat da bize miras kaldı.
Dağınıklıktan kastınız ne?
O tarihe kadar tezgahların sayısı 17 - 18'i bulmuştu. Bir akşam belediyede şube müdürü olan rahmetli Sami Erdem geldi. Eliyle bir 'Kaldırın!' işareti verdi yanındakilere. Tek hareketle yıkacaklar tezgahları. O saatlerde hareketli de buralar. Ben de peşindeyim. Döndü, "Peşimden ayrılmıyorsun, kimsin sen?" dedi. "Kaderim sizin iki dudağınızın arasında, onu duymak istediğim için takip ediyorum sizi!" dedim. "Gel görüşelim!" dedi. Makamına gittim. Sahafları anlattık, kendi tarihimizden biraz bahsettik. "Bana bir hafta içinde hayata geçireceğin bir projeyle geleceksin. Kimsenin de buna itirazı olmayacak. Yapamazsan tezgahından olursun!" dedi.
Sadece kendinizle ilgili bir proje mi?
Hayır, çarşıyla ilgili. Büyük sorumluluk! Arkadaşları toparladık. Durumu anlattık. Projeyi biz tarif edeceğiz, belediyeciler çizecek. Fakat sonunda beğendiremezsek kapının önünde kalmak var. Kimi itiraz etti, kimi hadi bir görelim dedi. Nihayet ya Allah deyip harekete geçtik. Projeyi beğendi. Bir gecede çarşı kurulur mu? Kovboy filmlerindeki gibi bir gecede kasaba kurduk.
1951'de açılan çarşı bu değil yani, öyle mi?
Hayır değil. Bu hadise 1982'de oldu. Duvarda bir boşluk kalmıştı, oraya Atatürk büstü koyalım dedim. Yoksa mutlaka biri gelip dolduracak boşluğu. Sami Bey, "Sizin hüviyetinize uygun bir şey olsun." dedi. Müteferrika'da karar kıldık ama ara da yapacak adam bul. Münif Fehim'in dergilere çizdikleri dışında malzeme yok elde. Erol Kınacı diye bir heykeltraş bulduk. 20 bin ya da 25 bin liraya anlaştık. Albay açılışa yetiştirin diyor. Yetiştirdik yetiştirmesine de öyle bir heykel geldi ki; gören, "Müteferrika kambur muydu?" diye soruyor. En son işi pişkinliğe verdik "Sahaflık size mi kalmış" diye küsmüş dedik.
Söyleşinin 2. bölümünü okumak için lütfen tıklayınız.
Söyleşi: Ayşe Adlı
Fotoğraflar: İ. Bahtiyar İstekli
İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
"Göbek Bağımı Sahaflar Çarşısı'na Gömmüşler."
Turan Türkmenoğlu, büyükbabasından ve babasından devraldığı sahaflık mesleğini, Beyazıt'taki Sahaflar Çarşısı'nda sürdürüyor. Türkmenoğlu ailesinin hikayesi ve Turan Bey'in ilk çocukluk günlerinden itibaren biriktirdiği anılar, mesleğin tarihi açısından önemli izler taşıyor...