Kitap, bir yatırım aracına dönüştü

Şubat 2017

"Şimdi insanlar, kitabı bir yatırım aracı olarak görüyor. Kitapların koleksiyonlara girmesi belli bir disiplin içinde muhafaza edilmelerini sağlıyor. Bu bilinç daha çok oturmadı. Ama insanlar biliyor ki, birgün o kitabı artık istemediğinde ondan para kazanabilecek..."


Asuman Bektaş


Sahaflığın önemli özelliklerinden biri, o mesleği icra edenlerin belli bir prototipte olması olsa gerek. Hep tekrar edilen şeydir; sahaflar, (gerçekten ilgiliyseniz tabii) kolay iletişim kurulan kişilerdir. Komplekssiz, hoş sohbet, bilgili... Asuman Bektaş, bu tarife uyan (kendisi itiraz ettiği için tek diyemiyoruz!) bir kaç kadın sahaftan biri. 1994 yılında, biraz da sürpriz şekilde başladığı mesleği, onu da gereken kıvama getirmiş. Anneannesinin adını verdiği dükkanı; ilk 5 dakika içinde ikram edilen sıcak çay, söz konusu kitaplar olunca uzayıp giden sohbet ve mekânın en konforlu yerini sahiplenen kedisi Kara'yla eksiksiz bir sahaf ortamı sunuyor misafirlerine. Nigar Sahaf'ın sahibi Asuman Hanım; Osmanlı bakiyesi insanların son demlerine yetişmiş, evlerini ziyaret etmiş, kütüphanelerini görmüş, hatta bir kısmını almış olmanın tecrübesiyle kapsamlı bir 'geçmiş ve bugün' mukayesesi sunuyor bize. Gelecekten umutlu ancak kültürel mirasla kurduğumuz ilişki konusunda şüpheleri var...

Bir sahada ilk ya da tek olmak genellikle sıkıntılıdır. Siz tek kadın sahaf olmanın zorluğunu yaşadınız mı?

Tek kadın sahaf olduğumu kabul edemem. Bu alçak gönüllülük değil. Refika yıllarını verdi. Nilgün vardı sonra. Ama onlar eşleriyle birlikte çalışıyordu ve camia eşlerini muhatap aldı. Ne zaman ki benim Osmanlıca okuyabildiğimi farkettiler o zaman bana 'Tek kadın sahaf!' denmeye başlandı. Ben ısrarla, 'Değilim!' demeye devam ediyorum. Sahaf kavramını benden farklı tanımladıklarından oluyor belki bu!

Siz nasıl tanımlıyorsunuz?

Sahaflığı hiç öyle yüce bir şey gibi görmedim. Ucuz olduğu için ikinci el kitap alınan yerler bana göre. Arka çevresi farklı olsa da ön yüzü böyle. Bizden ucuza aldığı için geliyor müşteri. 23 yıldır bu işi yapıyorum. Acemilik vesaire geçti ama kesinlikle usta değilim. Deneme yanılmayla öğreniyorsunuz işi. Hala yaşıyoruz bunu. Bilmediğimiz bir kitap, bir yazma nüsha ile karşılaştığınızda hep acemisiniz. Ama işin özü, aslında kitap alıyorum ve kitap satıyorum. Ben bir kitapçıyım. Yıllara ve yüzyıllara yayılmış, nadir, bulunamayan, zor elde edilen ve talebi de bulunan eserler sattıkça sahaflığa yakın durmaya başladım.

Sahaflık bilinçli bir karar mıydı?

Okuyan biriydim ben, meraklıydım. Ama sahaf olmak istemiyordum. İlkokulda kafama taktığım meslekler vardı; fotomuhabirliği, yazarlık... Sahaflık hiç aklımda yok! Bilmediğim işler. Kitap evleride büyüdük. Üsküdar'da, oturduğumuz sokakta Sahaf Niyazi Amca'mız vardı. O camiye gittiğinde çocuklar olarak biz bakardık dükkana. Daha ilkokulun ilk yıllarında ondan kitap alırdık. Klasiklerden okumadığımız bir şey kaldı mı bilmiyorum. Ve Şemsi Paşa Kütüphanesi'ne çok giderdim. Böyle bir yolculukta çevren ilişkilerin ona göre şekilleniyor. Bir şekilde, bu olmasa yine kitap dünyasıyla ilgili bir yerde olacaktım. Burada buldum kendimi.

Olaylar nasıl gelişti?

80'li yılların ikinci yarısında ara ara Moda Sineması'nda çalıştım. Sonra Cumhuriyet Kitap Kulübü'nde idarecilik yaptım. Üst katımızda sahaflar vardı. Lütfü Seymen, Sahaf Celal, Kamuran, Esen... Dükkanlarından çıkmazdık. Tezgahın önüne oturur çıkan dergileri tarardık.

O yıllarda bir şey topluyor muydunuz?

Çok eskiden beri Goethe topluyorum. O sıralar Üsküdar toplamaya başlamıştım. Felsefe çok alırdım. Kitaplarım kolilerde dururdu. Annem onları 80 ihtilalinde sobada yaktı! Siyasete çok meraklıydım. Ülkü Ocakları derneklerine gittim. Adalet Partisi Gençlik Kolları'na gittim. Ne yapıyor bunlar, onu anlamaya çalışıyordum. Nihayetinde solda karar kıldım. O yıllarda sağ okumazdı, sol okurdu. Şimdi çok değişti rota. Sağ 90'dan sonra okumaya başladı. O sıralar tarih merakım öne çıkmaya başlamıştı. Ve Doktor Hikmet Kıvılcımlı'yı keşfettim. Osmanlıca öğrenmeye başladım.

Tarih merakı mı tetikledi bu isteği?

Hayır! Aslında Osmanlıca merakını önce babam uyandırdı. Eski yazı not alırdı ve okuyamadığım için çok sinirlenirdim. Anneannem Nigar Hanım, babam eski yazı yazarlardı. O dünyayı öğrenmek istiyordum.

Ve sonra sahaf oldunuz!

Moda'da sahaflara sürekli gidip geliyordum. 1994 yılında birgün Esen beni yardıma çağırdı. Dükkanı bütünüyle bırakacağını bilmiyordum. Başladım ama tezgahın diğer tarafında geçtiğimde gördüm ki hiç bir şey anlamıyorum. Bir ay kadar sonra, 'Ben başka bir iş yapacağım, dükkanı sana devredeyim' dedi. Hiç param yok! Babam o günlerde bir ev satmıştı. O vakte kadar ailemden hiç para almamışım, istemek aklıma bile gelmedi önce. Bir arkadaşım babamla konuşmam için ikna etti.

Babanızın tepkisi ne oldu?

'Yapamazsın kızım!' dedi! "Denemek istiyorum, batırırsam taksitle de olsa geri ödeyeceğim bu parayı sana." dedim ve kabul etti. O zaman Moda Sineması çok hareketli. Bir film geliyor, inanılmaz kuyruklar oluyor gişe önünde.

Bu kadar yabancı olduğunuz bir sahada nasıl yol aldınız?

Eğer okuma serüveni içinde ideolojik gitmiyorsan yolun açılıyor. Ben kendimi kapatmadım. Türk şiirinin bilmediğim üstadlarını tanıdım. Adını bile bilmediğim muhaddisleri öğrendim. Her sahada o vakte kadar haberdar olmadığım simalarla, metinlerde tanıştım ve onları anlamayı seçtim. Eğer bu yüzleşmelere hazırsan duvarlar takır takır kırılıyor. Tarih ve toplumla ilgili önyargılı olmamak gerektiğini yıllar içinde öğrendim ben. Bunu bile isteye yapmadım, sadece direnmedim. İdeolojik yaklaşım bizim mesleğe hiç uygun değil. Çok dingin gibi görünen ama kendi içinde hiç dingin olmayan bir meslek bu. Her metin bir şey söylüyor size. Yeterli ya da değil! Her açtığın kitapta yüzyıllar öncesinden sana intikal eden yeni bir bilgiyle karşılaşıyorsun. Yeni bir şey öğrenmesen de o anlam dünyasıyla irtibat kuruyorsun. Mesleğe girdikten bir yıl kadar sonra dağın eteğinde olduğumu farkettim...

Siz başladığınızda mesleğin kıdemlileri kimlerdi?

Lütfü Seymen, adını duyduğum ama çok sonra tanıştığım Muhittin Abi, İbrahim Manav, Sahaf Celal, Sami Abi, Halil Bingöl, Ruhi... Beyazıt dağıldıktan sonra Kadıköy ve Beyoğlu'nda iki merkez oluşmuştu. Biz tam o canlı döneme yetiştik.

Nasıl bir dünyayla temas edeceğinizi tahmin edebiliyor muydunuz?

Yok, yüzleşmelerim oldu hep. Yavaş yavaş uyandım. Esen'in dükkanında Osmanlıca kitap yoktu. Ondan aldığım kitaplar beni beslemedi. Kitap nasıl bulunur bilmiyorum. Gazetelere ilan vermeye başladım. İlk aldığım kütüphane Tercüman Gazetesi'nden emekli bir kadına aitti. Mal aldıkça dükkana gelen müşteri sayısı artmaya başladı, onlar uyandırdı beni. İlgilendikleri malzemeleri gördükçe eserlerin kıymetini, neleri aramam gerektiğini anlamaya başladım. Bu meslekte değer tespiti çok önemli ama ben metinleri inisiyatif kullanabilecek kadar tanımıyordum.

Piyasanın durumu nasıldı? Malzeme bulabiliyor muydunuz?

Kitap nereden bulunur bilmiyorum ki! İlk aklıma gelen gazete ilanı vermek oldu. El ilanı bastırdım ve kapı kapı dolaşıp dağıttım. Hurdacılarla tanıştım. Ve sürekli kitap almaya başladım. Haftada bir kaç kamyon kitap yığıyordum dükkana. Çok malzeme çıkıyordu o zamanlar. 90'lardan bahsediyorum. Fenerbahçe ve civarında yaşayan eski aileler çağırıyordu daha çok. Haftada hiç gitmiyorsam 3 eve gidiyordum.

Bu yoğunluğun sebebi neydi?

Nesil değişiyordu. Son Osmanlılar gidiyordu...

Varisleri mi satıyordu?

Yok, kendileri. Genelde yaşlılarla muhatap oluyordum ben. Babalarından intikal eden ama kendilerinin de kullandığı ve genişlettiği kütüphanelerini satıyorlardı. O yoğun dönem 2010'ların başlarına kadar sürdü.

Kütüphanelerini satan ve yeni kütüphane kuran iki nesli mukayese ettiğinizde aralarında nasıl bir ilişki görüyorsunuz?

Yakın olmaları mümkün değil! Araştırmacılar, yazan çizen insanlar arasında az da olsa eski neslin anlam dünyasına yakın olanlar olsa da genellediğimizde arada büyük bir uçurum var. Teknoloji zihinlerimizi ve kulaklarımızı kirletti. Metinle, kitapla ilişki bile farklı. Daha bu sabah bir müşteri geldi, tek eliyle sırt çantasını tutuyor. Diğer eline eski kitap aldı ve içini açtı. Kapak pat diye yana düştü. Görmemen mümkün değil! Yavaşça, "cildin sırtı kırıldı!" dedim. Tabii ki kötü niyetle yapmıyor ama yabancı işte. Hiç şahitlik etmemiş öyle bir ilişkiye. Doğu bilgisi, bir kulaktan kulağa oyunu gibi. Aktarım kesintiye uğramış, o anlam dünyası devam etmiyor artık. Bu mesleğin geleneği de öyle. Usta çırak ilişkisi diyoruz ona!

Sizin ustanız oldu mu?

Ustam yok ama çok şey öğrendiğim isimler var. Feridun Abi (Berkol) bunlardan biri. Bir gün bir tabloyla gelirdi, öteki gün fermanla. Daha neler neler... Farkettirmeden o malzemeyi tanıtırdı bana. Masayı boşalttırır, üzerini Osmanlıca kitaplarla doldurur sonra onların ne olduğunu anlatırdı. Şinasi Akbatu vardı yine, çok şey öğrendiğim. Necmettin Hilav elbette. Orhan Eröcal...

Bu saydığınız isimler eski nesle ve artık aşina olmadığımız o anlam dünyasına aitler. Size yaklaşımları nasıldı?

Onlar için masa başında oturan kişinin önemi yoktu. Metne bakmaya geliyorlardı. Seni severse sohbet etmeye başlıyor. Ortaklık kurulursa, merakı farkederlerse o dükkana devam ediyorlardı. Benim kanaatim bu.

Yoğun bir malzeme akışından söz ettiniz? Aynı oranda satış da yapıyor muydunuz?

Hayır tabii ki! Ama ben alıyorum. Borç harç... Ekmek alacak param yok.

Müşteriye ulaşmak kolay mıydı peki? Onların size bulmasını mı bekliyordunuz?

Nadir eserleri bize ulaşan koleksiyonerler ve araştırmacılara ulaştırdık yıllarca. Ama bir de bize gelemeyen insanlar vardı. O kitleyi NadirKitap.com üzerinden farkettik. Ben uzun süre karşı durdum internet satışına. Sonra ikna olup NadirKitap.com'a eser koydum ve Özbekistan'dan bir hoca benden kitap almaya başladı. Bu beni o kadar mutlu etti ki... Dubai'den biri arıyor... Bizim mesleğin dili ve ırkı yok! Eski bir arapça nüsha tüm Ortadoğu'nun kültürüne hitap ediyor. O kadar büyük bir coğrafyadan söz ediyoruz ki... Biz şimdiye kadar bu coğrafyanın çok küçük bir kısmını kapsayan Türkiye Cumhuriyeti içinde dolaştık hep. Eski esnaftan bize intikal eden de buydu. Katalog bastırıp yurt dışına gönderen kişi sayısı herhalde bir elin parmaklarını geçmez. Biz o kapalı devre çalışan esnafı örnek aldık. Ve hep şikayet edip durduk, müşterimiz az! Alıcımız az! Hiç az değil! Ben sahaflığın öldüğüne hiç inanmıyorum. Git gide daha da güçlenecek. Arkamızdan gelen gençlerin branşlaşmaya doğru gittiklerini görüyorum. Çok yorulacaklar ama evrensel anlamda belli bir muhiti yakaladıklarında önleri çok açık. Şimdiye kadar ihtisaslaşma mümkün olmamıştı, çünkü o kadar alıcı kitlesi yoktu.

Tarz değişecek ama meslek devam edecek yani?

Bizim meslek değişikliğe uzun zaman önce girdi. Bize anlatılan klasik sahaf geleneği yok artık.

Aradaki fark ne?

Sohbet ve kültür ortamımız çok değişti. Malzemeyi alıp satan kişiyi besleyen aslında bu dükkana gelen kişiler. Tıp ya da hukuk toplayan, koleksiyon yapan bir müşteri geldiğinde, onlardan ilgilendikleri sahanın külliyatını dinliyorum. Ellerindeki listeler, aradıkları eserler o alan hakkında malumat sahibi olmamı sağlıyor. Müşteri ve biz birbirimizin besliyoruz. Kaynakçayı o veriyor bana. Eskiden bu ortam daha canlıymış. Bizden önceki nesle yetişenlerden, Feridun Abi, Necmettin Hoca, Şinasi (Akbatu) Amca, Sami abi gibi isimler onların zamanındaki sohbet ortamının da kısıtlı olduğunu söylüyordu. Üniversitedeki hocalar, eski ailelerin üyeleri, dil bilenler... Hep ilgimi çeker, o insanlar muhakkak musiki bilgisine sahipler. Kulak terbiyeleri var. Dil hafızaları var. Biz bunlara tanıklık etmedik. Ben kitaplardan okudum. Yine de şanslı kabul ediyorum kendimi. Dükkanıma gelip giden insanlar vardı. Onlar canlandırıyordu. Vefatlar peşpeşe geldi. Her zaman rahmetle anıyorum... Şimdi sahaf sohbetlerini Lütfü Seymen devam ettiriyor.

Eski insanların kütüphanelerini alıyorsunuz ve bunu yeni kütüphane kuran kişilere satıyorsunuz. İki neslin kütüphane kurma alışkanlıkları arasında fark var mı?

Birbirine yakın değil elbette. Çok farklı kesimlerden insanların evlerine girdim, dindar mutaassıp insanların evlerinde dini eserler ve objeler çoğunluktaydı. Seküler ailelerde edebiyat, felsefe öne çıkıyordu. Paşa ve asker ailelerinde evrak çok fazla. Ama hepsinin ortak özelliği malzemenin kullanılıyor olması. Gündelik hayatın içinde, alet edevat gibi. O yüzden eski kütüphanelerden çıkan eserler çok hırpalanmıştır. Mesleğim kitap tamiriyle geçti. Hepimizin elinin aldında tutkal vardır mutlaka. Bizde koleksiyon geleneği yok. Kullanıyorlar! İbnül Emin'in kütüphanesi anlatılır hep ama ben onun bile kitabı nasıl kullandığına şüpheliyim. Batılı gibi değildir bizim eski toplayıcılar. Gittiğim hiç bir evde belli bir disiplinde oluşturulmuş kütüphane görmedim ben. İşlevsel yaklaşıyor onlar. Göstermek için koymamış. Ve çok yorgun gelir o kitaplar. Şimdilerde turistik bir toplama var. Günümüzün en büyük koleksiyoneri için bile bunu söyleyebilirim. O anlam dünyasına ait olmayan insanların, ki hepimiz dahiliz buna, evinde geçmişin kültürü bir görsel şölene dönüşüyor.

Yeni neslin kitapla ilişkisi nasıl?

Bizim toplum birinci baskı diye bir şeyin varlığını farketti. Ben 20 yaşında da kitap topluyordum ama bunu belli bir bilinçle yapmak farklı. Bir maksadın var ve o çerçevede alıyorsun. Şimdi insanlar kitabı bir yatırım aracı olarak görüyor. Bu çok önemli çünkü metnin sürekliliğini sağlayacak. Eskiden biz Nazım'ın birinci baskılarını çöpün içinden topluyorduk. Temizliğini yapıp komik fiyatlara satıyorduk. O kitapların çoğu artık sadece müzayedelerde çıkıyor karşımıza. Kapak tasarımları öne çıkmaya başladı. İhap Hulusi'den beri kapak tasarımına önem veriliyor ama yatırım maksadıyla toplanması çok yeni. Kitapların koleksiyonlara girmesi belli bir disiplin içinde muhafaza edilmelerini sağlıyor. Bu bilinç daha çok oturmadı. Ama insanlar biliyor ki birgün o kitabı artık istemediğinde ondan para kazanabilecek. Çok yeni bir yaklaşım bu! Her tür kitap için geçerli.

Yatırım aracına dönüşmesi müşteri davranışlarını etkiledi mi? Müşterilerinizin artık daha kolay alışveriş yaptığını söyleyebilir misiniz?

Tabii, kesinlikle. Belli bir meblağ ödemeyi göze alıyor çünkü alacağı eserin bir süre sonra daha da nadir olacağını biliyor. Artık Cemal Süreya'nın birinci baskı kitabı sadece kitap değil. En popüler olanları söyleyeyim; Cemal Süreya, Ece Ayhan, Oktay Rıfat, Orhan Veli... Şairler gurubunda Nazım, İsmet Özel, Cahit Zarifoğlu, Sezai Karakoç...

Çağdaş isimler de koleksiyonlara girmeye başladı, öyle mi?

Tabii! İsmet Özel'in ciddi bir alıcısı var.

Peki hala keşfedilebilecek koleksiyon sahaları var mı?

Efemerada var. Aslında kapak tasarımı da daha tam keşfedilmiş değil. Türkiye piyasasında kitapların fiyatları çok uygun. Batı piyasasıyla mukayese ettiğimizde fark açık. İmza, mektup, birinci baskı çok ucuz bizde. Batıda, New York'taki bir sahaf dükkanıyla Londra'daki arasında önemli bir fiyat farkı yok. Ama bizde öyle değil. Standardı yok!

Neden?

Nakit ihtiyacı, malzemeyi nakite çevirme isteği. Ben de öyle çalıştım. Bir dönem peynir ekmek gibi Atatürk imzası sattım. Kazandığım parayla kiramı ve faturalarımı ödüyordum. Ancak bir ya da iki ay sonrasını görebiliyorsun. Bekletense yüksek fiyata satıyor. Sahaf Celal çok uyarırdı bizi, satmayın! derdi. İhtiyacı olsa da tutardı. Ben Abdülhamid döneminde hazırlanmış bir kataloğu iki kira karşılığı sattım. Ne olduğunu da bilmiyordum. Benden alan kişi bir dergide yayınlayınca öğrendim ki sarayın para ihtiyacını karşılamak için satışa çıkarılan malzemelerin yer aldığı, sadece 500 adet basılmış bir katalogmuş. Bilmediğiniz malzeme için inisiyatif kullanıyorsunuz ve hata etme ihtimaliniz yüksek oluyor. Hata yapma, kazıklanma falan derken öğrenmeye başlıyorsun. Çok bedel ödedim ama bunlar çok şey öğretti bana.

Öğrendim diyebiliyor musunuz?

Hayır! Aşama kaydediyorsun ama öğrendim demek mümkün değil. Eski metinlere, yazma nüshalara girdiğinizde 'Ben bunu bilirim, değeri de budur!' deme şansın yok! İçerik, döneminde taşıdığı önem, kondisyonu... Hepsini bir arada değerlendireceksin, ki bütün bu bilgilere vakıf olmak çok zor. Rahmetli Necmettin Hilav Hoca Şemseddin Sami'nin lugatı için 'Biz bunları atardık, bakmazdık bunlara...' derdi. Bizim dönemimizde onlar bile nadirdi.

Bir kitabın koleksiyon değeri nasıl takdir edilir?

Nadir olacak, yazarın yaşadığı dönemde ve onun gözetiminde basılmış olacak. İstediği kadar genişletilmiş baskısı yapılmış olsun, birinci baskının yeri ayrıdır. İmza kitaba değer katar. İthaflı imza da imzaya değer katar. Belli isimler artık zor, tamam ama keşfedilmeyi bekleyen isimler hala var. Efemerada koleksiyon şansı daha yüksek. Orada başlık daha fazla çünkü. Garip bir furya başladı, takvim yaprağı toplayanlar var. Yakın dönem gazeteler toplanmaya başlandı. Osmanlıca hep satıyorduk ama artık daha yakın tarihlere talep var. Oradaki hafızanın farkına varıldı. İnsanlar kendi ihtisas sahalarına yönelik başlıklar topluyor ve bu, her meslek ve ilgi gurubu için mümkün. Piyasanın içinden biri olarak söylüyorum, gelir düzeyi müsait olanlar mutfak parasından artırarak bile olsa bir şey toplayarak başlasınlar. Hat olabilir, dergi olabilir. Biri Osmanlıca sadece edebiyat toplasın. Sadece şiir toplasın mesela, o kadar ucuz ki! 20 liraya, 30 liraya Osmanlıca kitap var. Alsın evinde yeni yazıya aktarsın. Sonra satma şansı da var. Bir yandan da kültüre yatırım yapmış olacak. Ayda 200 lira ayırıp Osmanlıca bir derginin her ay 4 sayısını alsalar, 2 yılda takım oluşturabilirler. Ve biliriz ki bir yerlerde bir mecmua takım olarak duruyor.

Gençlerin sahaf dükkanlarına ilgisi nasıl?

Öğrenciler benim olmazsa olmazım. Ellerini Osmanlıca'ya ya da eski metinlere atmak zorunda değiller. Bizi en hareketli kılan onlar. Hem ekonomik, hem de diyalog açısından... Dünya edebiyatından bir kitap alacakken yanında 1930 baskısı bir kitap görüyor. Göz hafızası oluşuyor. Girişe özellikle yakın dönem, sanat, edebiyat, fotoğrafçılık gibi kitaplar koyuyorum onlar için. Adım adım yaklaşıyorlar.

Bunca başlıktan ve meraktan söz ettik. Son olarak, sizin koleksiyonunuzda neler olduğunu sorsak?

Çok aza indi. Çok maymun iştahlıydım. Eve taşıdığım kitabın haddi hesabı yoktu. Sonu olmadığını görüyorsun zamanla. Bir de işlevsiz bir şey olarak durduğunu farkediyorsun. Ben koleksiyoner olmadığımı farkettim. Hep işlevselliğe yönelik bir alım yapmışım. Goethe'ler duruyor, Bodler, Hilmi Kitabevi'nin kitapları, Üsküdar, kadın ve kitap... Bach'tan başlayarak günümüze kadar gelen plak koleksiyonum duyuyor. Necmettin Hoca'nın gözetiminde oluşturmuştum o koleksiyonu. İyi icralar var. Neyzen Tevfik kitapları, hakkında yazılanlar ve plakları... İyi bir teoloji koleksiyonum var. Meslekle ilgili kitaplar ve kataloglar, matbuat tarihi. Felsefe ve belli edebiyatçılar. Çok ayıkladım, geri kalanlar bunlar...

Söyleşi: Ayşe Adlı

Fotoğraflar: İ. Bahtiyar İstekli


İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.


Alamadığıma değil göremediğime yanarım!

Mayıs 2017

Emin Nedret İşli konuşurken; yakın tarihin pek çok mühim ismi hatıralar sahnesinde bir görünüp bir kayboluyor. Politikacılar, iş adamları, akademisyenler, eski kitap tozu aldıktan sonra bir daha iflah olmamış koleksiyonerler... Enderun Kitabevi'ne adım attığında henüz 10'lu yaşlarının başında olan İşli, sahaf dünyasının 40 yılını anlatıyor...

Mayıs 2017

Yeni şeyler konusunda cahil kalma hakkımı kullanıyorum!

Nisan 2017

Musa Dağdeviren, geleneksel Anadolu mutfağını büyük bir titizlik ve başarıyla sunan Çiya restoranlarının sahibi. Nizip'te, hafızasındaki canlılığını bugüne kadar koruyan 'hayat'lı bir evde doğmuş. 10'lu yaşlardan beri, o zenginliğin kaybolmasına mani olmak için çalışıyor!

Nisan 2017

Bir hurdacının genlerini taşıyorum!

Ocak 2017

Biz Osmantan Erkır'ı ulusal televizyonlara yaptığı büyük çaplı prodüksiyonlardan tanıyoruz. Popstar Alaturka, En Zayıf Halka, Kim 500 Milyar İster gibi pek çok yapımda imzası var. Ancak bu kadar göz önünde olmasına rağmen hiç bilinmeyen bir yönü daha var Erkır'ın. O, aynı zamanda iyi bir koleksiyoner.

Ocak 2017

Bu işte satan değil alan kazanır!

Aralık 2016

Sahaf camiasının en kıdemli isimlerinden Lütfü Seymen, alınıp satılan eserlerin niteliği değişse de insanlık var olduğu sürece sahaf müşterisinin de sahaflığın da bitmeyeceği kanaatinde...



Aralık 2016

Eski tarz sahaflığın zamanı doldu

Kasım 2016

Sahafların kültür ortamında yetişen, akademik çalışmalarını o ortamlar sayesinde eriştiği evrak üzerinde inşa eden Osmanlılar'da Sahaflar ve Sahaflık kitabının yazarı Prof. Dr. İsmail Erünsal'la sahaflığın yakın tarihini ve geçirdiği dönüşümü konuştuk...

Kasım 2016

Copyright 2007-2017 Nadirkitap Bilişim ve Reklamcılık Ltd. Şti.. Tüm Hakları Saklıdır. Bu siteye üye olanlar Kullanıcı Sözleşmesini okumuş ve kabul etmiş sayılırlar.

Yukarı Çık