Bu işte satan değil alan kazanır!

Aralık 2016

Sahaf camiasının en kıdemli isimlerinden Lütfü Seymen, alınıp satılan eserlerin niteliği değişse de insanlık var olduğu sürece sahaf müşterisinin de sahaflığın da bitmeyeceği kanaatinde...

Sahaf Müteferrika

"Bu işte satan kazanmıyor ki, alan kazanıyor. Diyelim ki bir kitabı zamanında ederinden fazla bir rakama sattınız. Kitap kendi mecrasında bulunmazlığını sürdürdüğü için iki sene sonra 2, hatta 3 katına çıkar. Çünkü bulunmaz hale gelmiş olur. Nadir bir kitap kazanmak, nadir kitaptan para kazanmakdan çok daha iyi bir şey bence." Bu sözler, sahaf camiasının en kıdemli isimlerinden Lütfü Seymen'e ait. Muhitinde 'Sakallı Lütfü' namıyla maruf Seymen; kitabiyat bilgisi, tadına doyulmaz sohbeti ve meşhur sakalıyla nam yapmış bir sahaf. Kadıköy'de kurduğu küçük kitap cumhuriyetinde kendi koyduğu kurallar ve yine kendisinin belirlediği gündemin hakim olduğu bir vahada yaşıyor. Meslek hayatını çocukluğuna, kapı önünde Tommix Texas kiraladığı günlere kadar geri götürmek mümkünse de 32 yıldır 'tabelası' olan bir sahaf. 23 senedir kitabiyat dergisi Müteferrika'yı çıkarıyor. Hans Peter Krauss'un 'Bir Nadir Kitap Destanı', yayına hazırladığı önemli çalışmalardan sadece biri. Şimdilerde kitap tarihi ansiklopedisi ve Türkiye eğlencelerini konu alan iki kitap yayımlama hayalleri kuran Seymen'le Sahaf Müteferrika'yı ve günümüz sahaflığını konuştuk...

Kitapla ünsiyetiniz ne kadar geriye gidiyor?

Okumayı çok erken öğrendim. Annem Mithat Paşa Kız Enstitüsü mezunu, vekil öğretmenlik yapmış bir ev hanımıydı. Ben 4 yaşındayken Cide'ye taşındık. Beni oyalamak için roman okurdu. O sayede okumaya çok erken merak saldım. 6 yaşında, mektebe gitmeden evvel gazete okuyabiliyordum. Bir de şu oldu galiba. Evde hep kitap vardı. Annem ve babam kitap okumayı severlerdi. Ben de ninni yerine roman dinlemekten hiç rahatsız olmayan bir çoçuktum. Orta mektepteyken, yani deki 12-14 yaşlarındayım, Cide'de Deli Sabri namıyla maruf, muhalif karakterli bir adam vardı. Bir dönem Köylü Partisi'nin başkanlığını yapmış bir gazeteci. O öldü ve karısı kitaplarını bize bağışladı. Evin içerisi bir anda bin 500, 2 bin kitapla doldu. Babam içlerinden özel olanlar için bir kitaplık yaptı, diğerlerini kilerin raflarına dizdik. Çocukluğumun kışları üzerimde hırka, ayağımda yün çorapla kilerde kitap okumakla geçti. Kitapla ilişkim üniversiteyi kazanıp İstanbul'a geldikten sonra da sürdü. Solculuğa bulaştığımda da okumam gerektiği konusunda fikre sahiptim. Satın almaya başladım, hatta ufak tefek hırsızlıklarım oldu. O yüzden çok zarar vermeyecek hırsızlıklara yol veririm, görmezden gelirim açıkçası.

Bu ilişkinin sahaflığa dönüşmesi nasıl oldu?

Cide'de evin yakınlarında bir kereste fabrikası vardı. Oradan çıkan fazla tomrukları insanlar evlerine yakacak diye alırdı. O tahtalardan kendime kümesimtrak bir yer yaptım. İçerisine Tommix Texas'larımı koyardım. Yaz tatillerinde pazar günleri kapının önünde onları çocuklara 5 kuruşa kiralardım. 15 kuruşa da ciltleri okuturdum. Öyle başladım. Mesleki manada sahaflığa bulaşmam da üniversite için İstanbul'a gelmemle oldu. 1973'te.

İstanbul'da bu çevreyle nasıl tanıştınız?

Vahan Usta, Galatasaray Hamamı'nın sokağında sergi açıyordu. Ben de öğrenciliğimde Beyoğlu'nda yaşıyordum. Ondan alışveriş yapmaya başladım. Harbiye'de Beşiktaş dolmuşlarının olduğu yerde Topal Mustafa, Tan Sineması'nın yanında Arap Metin vardı. Onlara müşteri oldum. Tanıdığım, Beyoğlu yakasındaki ilk kaldırım kitapçısı bu adamlar. 'Onlar yaparsa ben de yaparım!' diye düşünüp Osmanbey'de sergi açmaya başladım. Feriköy, Kurtuluş, Şişli'deki hurdacıları keşfettim. Sol yayınları eve götürüyor, geri kalanları yavaş yavaş satıyordum. Sahaflar Çarşısı'nda ayakçılık yapıyordum.

Ayakçılık ne demek?

Ayakçı bir sahaf jargonu. Bir nevi bohçacılık gibi. Osmanlı'da bohçacılar müşteriye mal götürüyor. Ayakçılar da iyi sahaf müşterilerine benzeri bir hizmet sunuyor. Aradıkları kitapları ve diğer malzemeyi temin edip ulaştırıyor.

Öğrenci misiniz o yıllarda?

Tabii, öğrenciyim. Sonra tezgahta satmaya başladım. Askere gidene kadar sergicilik yaptım.

70'lerde Sahaflar Çarşısı nasıl bir yerdi?

O zaman farklıydı, çarşı çarşı gibiydi. Cumartesi, pazar günleri yer sergileri açılırdı. Pazar günleri büyük kamyonlarla tereke malları gelirdi ve esnaf müzayedesi yapılırdı. Kitapları kategorilerine göre ayırırlardı. Muzaffer Ozak'ın, Nizamettin Amca'nın, İbrahim Manav'ın, İsmail Akçay'ın yaptığı müzayedeleri gördüm ben. Esnaftan geriye kalan mallardan da seyirciler çöplenirdi. İyi şeylerin tek tek satıldığı da vakidir. Büyük terekeler gördüm orada. Ahmet Rıza'nın terekesi, başkalarının kütüphaneleri... Kamyonla mal gelirdi...

Ne zamana kadar devam etti o ortam?

12 Eylül Darbesi bitirdi oradaki düzeni. İnsanlardaki genel mutsuzluk ve tedirginlik çarşıya yansıdı. Hareketlilik azaldı. Resmi bir müdahale yoktu açıkçası. Üstelik belediye dükkanları yeniletti falan. Ama insanların okumaya yönelik ilgisi azaldı. Çarşıya teksir kağıdı, hacı yağı, tesbih girmeye başladı. Üniversite sınavı zorlaşıp dershaneler ortaya çıkınca ders kitabı furyası ayyuka çıktı. Sahaflar Çarşısı bir süre sonra dershanecilikle ilgili kitapları satar hale geldi. Birçok sahaf iş değiştirdi. Kimi kağıt sattı, kimi turistlere yönelik minyatür vesaire satmaya başladı. Çarşı gömlek değiştirdi. Şimdi de aynı durum söz konusu. Adı Sahaflar Çarşısı ama orada 3 - 5 sahaftan başka adam yok. Müşteri artık kitap deyince ders kitabı anlar oldu. Eski kitap işi yapmak zordur. Bilgi gerektirir, birikim gerektirir. İnsanların da kolayına geldi. Kar marjı da yüksek olunca...


Lütfü Seymen

Kaldırım kitapçılığını bırakıp dükkan açmanız tam da bu sahaflığın içerik değiştirdiği yıllara denk geliyor değil mi?

Evet! 79'da askere gittim. Döndükten sonra yapacak başka işim yoktu ve bildiğim tek iş oydu. Yine kaldırım kitapçılığına devam ettim. 2 yıllık bir vergi memurluğum var. Evlenirken düzgün bir işim olsun diye başlamıştım, 2 sene sabrettim. Ama haftasonları sergi açmaya devam ediyordum. Hafta arasında şefimi kafaya alıp hurdacı dolaşıyordum. Ayrıca bir avantajım daha vardı ki bütün hurdacılar vergi mükellefiydi. İlgilendiğimi bildikleri için ellerinde malzeme olunca haber vermeye başladılar. 84'te vergi dairesindeki işimden ayrıldım ve 85'te Kafkas Sineması'nda dükkan açtım.

Mesleğiniz gereği çok iyi kütüphaneler gördünüz mutlaka. Bugün o ayarda kütüphane kuran kimse var mı?

Var tabii, bir sürü insan var. Belki şunu söylemek gerekir. Özellikle 90 sonrasında yeni alıcı çok fazla yetişmedi. Ama 90 öncesindeki alıcılar devam ediyor. Koleksiyon yapan, araştırma yapan, kendisine araştırma kütüphanesi kuranlar var. Netice itibarıyla insanlık bitmedikçe sahaf müşterisi de sahaflık da bitmez.

Yeni alıcı yetişmemesinin sebebi ne?

Yetişmedi çünkü insanlar kendilerine yatırım yapacak halde değillerdi. Özgür bırakılmadılar. Tam tersine sistemin içinde itildiler ve o çarkın içinde tutunmaya uğraştılar. Kimi memur olmaya, kimi kendine iş kurmaya çalıştı. Kendilerine yönelik işler yaptılar ve bunun içine okuma kısmını sokmadılar galiba. Falanca yazar 150 bin bastı, filanca 200 bin bastı falan deniyor ama bu rakamlar ne kadar gerçekçi bilmiyorum. O kitapları alan insanlar okuyorlar mı emin değilim.

Yıllar içerisinde sahaf müşterisinde nasıl bir değişiklik gözlemlediniz?

70'li yıllarda entelektüellik sosyalistlerin tekelindeydi. Her şeyden önce bunu söylemek lazım. Tabii ki sağcılar arasında da böyle insanlar vardı ama solcuların hızına hiç biri yetişemedi. Şimdi bakıyorum Müslüman cemaatten okuyan çok insan var. Batıyı ve doğuyu birlikte öğrenmeye çalışıyorlar. Ama bu çaba ortaya bir entelektüel birikim çıkardı mı? Buna cevap vermek için piyasadaki dergilere, kitaplara bakmak gerek. Akademik çevrelerde intihal çok yaygın. Yeni malzeme kovalayan, bir makalenin peşinden aylarca koşan insan kalmadı.

Mesleğin kıdemlilerine yetişip nasıl iş yaptıklarını gördünüz. Eski ustalardan hareketle sahaflığı tarif etmenizi istesek ne dersiniz?

En az müşterisi kadar bu işlerden anlamalı bir defa. Kitapları tanımalı. Çünkü biz kitaptan evvel bilgi satıyoruz. Kitabın içinde ne olduğunu bilirsen talep edenle arandaki ilişki de ona göre oluyor. Artık ikinci el kitapçılar, hurdacılar kendilerine sahaf ismi altında paye biçiyor. Okumuyorlar, yazmıyorlar. Kitabı tanımıyorlar. Sadece dedikodu üzeriden kitaplara değer biçmeye kalkıyorlar. Kitabı tanımadan neyi satacaksın? Ezberlemek zorunda değilsin ama kitabı tanıyacaksın. Kimin işine yaradığını bileceksin. Biraz bibliyografya karıştıracaksın. 93'ten beri Müteferrika dergisini çıkarıyorum. Alan sahaf sayısı 3'ü, 5'i geçmez. Ama fuara 250 sahaf başvuruyor...

Peki sahafiye malzemenin durumu ne?

Sahafiye malzeme bitmez! Kitap basılmaya devam ediyor. Yeni basılanlar arasında 15 sene sonra sahafiye değer taşıyacak olanlar var. Mal sağlamsa sahafiye olur. Her kitap sahafiye değil. Ayrıca antika kitaplar da sahafiye sayılmamalı. Sahafiye kitabın bir nedreti, nadirliği olması lazım tabii ki. Öte yandan hangi konuda olursa olsun kitabın içinde bilgi olması lazım. Bazen diyorlar ya geleceği var mı yok mu? Ben bu manada sahaflığın ölmeyeceğini düşünen insanlar arasındayım. Malzeme şekil değiştirir, dönem değiştirir, kaybolur. Zamana ne dayanıyor ki? İnsan da dayanmıyor. Sadece kitap üzerinden de yürümemek lazım. Efemera tabir edilen evrak vesaire de sahafiye hale geldi. Sahaflar artık sırf kitap satan insanlar değiller. Sahaf dükkanları kültür satan yerler haline geldi. Dükkanında plak bulunduran sahaf var artık. Sahaflar Çarşısı'nda plak işini çarşının kapıcısı yapardı. Dükkanlarda plak satılmazdı.

Sahafiye niteliği olan kitapların piyasada daha az bulunur olması artık daha kalıcı koleksiyonlar oluşturulduğu şeklinde yorumlanabilir mi?

Koleksiyon paralı insan işi. Osmanlı döneminde de kütüphane kuran kişilere bakıyoruz, üst düzey görevliler, paşalar şunlar bunlar. Yazma kitap toplamışlar. Muallim Cevdet'in, Ali Emiri'nin, İbnü'l-Emin'in topladığı kitaplara bakınca ciddi fikir sahibi olabiliyorsun. Şimdi kişi öldükten sonra satılmayan terekeler var. Aileler devam ettirmeye başladı. Burjuvazi de burjuva olmayı öğrendi. Devlette nasıl devamlılık esassa burjuvada da öyledir. Koleksiyonculukta da o manada bir devamlılık olması gerekiyor. Bu birikimi çocuklarına aktardıklarında kıymeti artıyor. Koç Ailesi bunu başardı. Gülbenkyan Müzesi gibi Sadberk Hanım Müzesi'ni kurdular. Ömer Koç'un kütüphanesinin sahafa düşecek hali yok herhalde.

Koleksiyonculuk sermaye gerektirir dediniz. Ortalama okurun bir kütüphane kurmak ya da koleksiyon yapmak için hiç mi şansı yok peki?

Kitap koleksiyonu yapmak başka, koleksiyonluk kitap toplamak başka. Edebiyat meraklısı biri edebi eser toplayabilir. 500 tane, 1000 tane romanla edebiyat kütüphanesi kurar. Koleksiyoncuysa nadir kitaba, yazmaya, bulunmayan kitaba ilgi duyar. Bir de şu var tabii, bu işte satan değil alan kazanıyor. Diyelim ki bir kitabı zamanında ederinden fazla bir rakama sattınız. Kitap kendi mecrasında bulunmazlığını sürdürdüğü için iki sene sonra 2, hatta 3 katına çıkar. Çünkü gerçekten bulunmaz hale gelmiş oluyor. Sattığında sen para, alan ise nadir bir kitabı kazanmış oluyor. Nadir bir kitap kazanmak, nadir kitaptan para kazanmakdan çok daha iyi bir şey bence. Doğru alımlarda zarar etmek yok bu işte. Doğru alım yapacak ayara gelmek için de kendinizi yetiştireceksiniz.

Sahafların müşteri seçtiği söylenir hep. Doğru mudur bu kanaat?

Seçersin tabii. Kalkıp da çok nadir bir kitabı ondan hiç anlamayacak birine vermek istemem. O konuyla ilgilendiğini bildiğim biri varsa onu beklerim. Mesela Erol Abi (Üyepazarcı) polisiye romanlarla ilgili bir sürü şey yaptı. İlgilenebileceği bir malzeme bulduğumda Erol Abi'ye göstermeden başka müşteriye vermem. O kadar da özgürlüğümüz olsun. Üstelik müşteri demek saçma geliyor bana. Okur demek de öyle. Çünkü ünsiyet peyda oluyor bir süre sonra aranızda. Ahpaplık, arkadaşlık kuruyorsun.

Sahafla müşterisi arasında ahbablık kurulması da mesleğin icaplarından sanki?

Müslüman ağzıyla konuşacak olursak farzı!

Lütfü Seymen

Sahafların yalnız müşteriyle değil, kitapla kurduğu ilişki de farklı. Duygusal bir bağ var aranızda...

Var tabii. Çünkü bizde merak daha fazla. Sahaf arkeolojik kazı yapmak zorunda. Aşağı doğru inmesi, kendinden evvel basılmış, yaşlı kitaplarla tanışması lazım. Bu, çok yaşlı bir adama saygı göstermek, bayramda el öpmek gibi bir şey. İlişkiye geçktikçe zaman içinde o kitaplar hakkında daha çok şey öğrenmeye başlıyorsun. Bu birikimi de mesleki olarak kullanıyorsun. O bilgiyi kullanarak kitabı satıyorsun. Biri bana Cevdet Paşa'nın ikinci edisyonunun kenarlı baskısının birinci baskıdan daha iyi olduğunu söylemeseydi o kitap elime geçtiğinde doğru şekilde değerlendiremezdim.

Sizin nasıl bir koleksiyonunuz var?

Ne yazık ki demeyeceğim, hiç Müteferrika kitabım yok. Çünkü ben kitap toplayıcısıyım belki ama koleksiyoncu değilim. Bir yandan da bu işin tacirliğini yapıyorum. Okuyacağım, merak ettiğim, elimin altında olmasını istediğim kitabı alır eve götürürüm. Koleksiyon yapmaya kalkarsam hiç bir şey satmamam lazım. Başlangıçta hırs yaptım ve bazı şehir tarihleri, hatıratlar, Osmanlı kronikleri falan topladım ama hepsini okumaya ömrüm vefa etmez. Kütüphanemde Kastamonu'yla ilgili kitaplar var, hatırat var. Ben şiir severim, edebiyat severim. Epey romanım ve şiirim var. Matbuat tarihi kitapları bir de her kütüphanede olan başvuru kitapları var.

Sahaflığın yanında yayıncılık da yapıyorsunuz. Mütferrika Dergisi kaç yıldır çıkıyor?

1993'te başladık. Önümüzdeki günlerde 50'nci sayı çıkacak. Dergiyi 500 tane basıyorum. 300 tanesini Kültür Bakanlığı alıyor. Geriye kalan 200'ün 100 tanesi depoda. 100 tanesiyle ilgilenen insan var demek ki. Dergi'den para kazanmıyorum. Ben yaptığım işi seviyorum. İş olarak bakmıyorum aslında. Bu bende hayat tarzı haline geldi. Gündelik hayatım kitaplar arasında geçiyor. Bir insan başka ne ister...

Osmanlı'dan Günümüze Kitap ve Kitapçılık Tarihi Ansiklopedisi projeniz vardı. O çalışma ne aşamada?

Maddeler ortaya çıktı. Sponsor bulabilir miyiz bilmiyorum ama biz çalışacağız. Bin 200 maddenin her birinin yarım sayfa olacağını varsaysak, ki kimi 5 - 6 sayfayı bulacaktır, nereden baksanız 800 - 1000 sayfalık bir eserden bahsediyoruz. Yayınevleri böyle işlere girmek istemiyor. Nasıl olacak bilmiyorum ama bu bir proje, bir hayal... Ben düş gören bir insanım. Düşlerimden de vazgeçmem...

Başka ne hayaller var?

200 - 300 bin kitaplık bir dükkanım olsun isterim. Ama olmaz, biliyorum, zamanı geçti.

Yeni kitaplar?

3 tane kitap çıkardım. En çok bilineni Krauss'un Bir Nadir Kitap Destanı. Çok iyi bir çalışmaydı o. Benim yaptığım şey efsaneyi Türk okuruyla buluşturmak oldu. Öyle bir Alman daha varmış galiba, bulursam onu da basacağım. Keşke para olsa da öyle kitaplar bassak. 300 tane, 500 tane basacaksın. Zaten benim okurum o kadar. Butik yayıncılık yapmak isterim. Sonra Mutayyebat-ı Türkiye adında bir kitap var, Türkiye Eğlenceleri. Kastamonu'da valilik yapmış Galip Paşa'nın kitabı. Aslında hazırlandı, yeni harflere aktarıldı, arkasına sözlük konuldu falan. Parasını toparlarsak ilk aşamada onu basmayı düşünüyorum.

Son bir soru, sakalınız mı daha meşhur yoksa siz mi?

Sakal önde gidiyor herhalde.

Neden?

Bilmiyorum, uzadığı için herhalde... Delikanlılığımdan beri sakalı severim. Öğrenciyken de bırakmıştım. Ama 84'te vergi dairesinden ayrıldıktan sonra sadece 2 kere kestim. Birinde bir kazaya uğradı. Diğeri de kalp ameliyatı için. Onun dışında herkes beni 'Sakallı' diye bilir. Sahaflık yapan iki Lütfü var, bizi birbirimizden ayırmak için bana Sakallı, ona Babil Lütfü diyorlar. Yiğit lakabıyla anılır derler ya, bizimki de öyle oldu. Yakıştırmaları üzerine alıyorsun ve o artık senin elbisen gibi oluyor. Sakalı kessem bu seferde 'Sakalını Kesmiş Lütfü' diyebilirler.

Söyleşi: Ayşe Adlı

Fotoğraflar: İ. Bahtiyar İstekli

Müteferrika

İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.


Göbek Bağımı Sahaflar Çarşısı'na Gömmüşler

Turan Türkmenoğlu Röportajı - Göbek Bağımı Sahaflar Çarşısı'na Gömmüşler

Turan Türkmenoğlu, büyükbabasından ve babasından devraldığı sahaflık mesleğini, Beyazıt'taki Sahaflar Çarşısı'nda sürdürüyor. Türkmenoğlu ailesinin hikayesi ve Turan Bey'in ilk çocukluk günlerinden itibaren biriktirdiği anılar, mesleğin tarihi açısından önemli izler taşıyor...

Kasım 2017

Başkaları gibi tanınmış değilim ama!

Semavi Eyice Röportajı - Başkaları gibi tanınmış değilim ama!

Karşımızda, mükemmeliyetçi yapısına uygun bir titizlikle oturuyor Semavi Eyice. Yaşadıklarının, yaptıklarının ve umduklarının ortaya koyduğu gibi, bir 'Eski zaman efendisi' o. Bu sebeple sonraki nesillerin içinde bulunduğu rahatlığı, görece ihmâlkârlığı anlamakta zorlanıyor.

Ekim 2017

Yaşar Kemal Sahaflar Çarşısı'nda

Yaşar Kemal Sahaflar Çarşısı'nda - Yaşar Kemal Sahaflar Çarşısı'nda

Yaşar Kemal, 1954'te Cumhuriyet gazetesi için muhabirlik yapmaktadır. Soğuk bir Ocak gününde, akşamüstü yolu Beyazıt'a, Sahaflar Çarşısı'na düşer. Belli ki planlı bir ziyaret değildir bu. Ancak anlatılanlar dikkatini çekmiştir. O ziyarette gördüklerini ve Muzaffer Ozak'la konuştuklarını gazete için kaleme alır.

Cumhuriyet Gazetesi, 5 Ocak 1954

Ben Değil Zaman Biriktirdi!

Sermet Erkin Röportajı - Ben Değil Zaman Biriktirdi!

Çocukluğu 70'li ve 80'li yıllarda geçenler arasında Sermet Erkin'i tanımayan yoktur. Sahne üstünde sergilediği performansı soluksuz izlerken perdenin gerisinde de en az sihirbazlık numaraları kadar etkileyici bir hayatı olduğundan habersizdik...

Ağustos 2017

Kitap sanatında zincir koptu!

Fatih Hündür Röportajı - Kitap sanatında zincir koptu!

Eskiden tek bir kitapta toplanan geleneksel sanatların şimdi çerçeveye hapsedildiğini söyleyen Mücellit Fatih Hündür, "Üstad olarak gördüğüm, yaptığı her işe hayranlık duyduğum kişi odur!" dediği Necmettin Okyay'ın rehberliğinde ilerlediğini belirtiyor.

Haziran 2017

Alamadığıma değil göremediğime yanarım!

Emin Nedret İşli Röportajı - Alamadığıma değil göremediğime yanarım!

Emin Nedret İşli konuşurken; yakın tarihin pek çok mühim ismi hatıralar sahnesinde bir görünüp bir kayboluyor. Politikacılar, iş adamları, akademisyenler, eski kitap tozu aldıktan sonra bir daha iflah olmamış koleksiyonerler... Enderun Kitabevi'ne adım attığında henüz 10'lu yaşlarının başında olan İşli, sahaf dünyasının 40 yılını anlatıyor...

Mayıs 2017

Yeni şeyler konusunda cahil kalma hakkımı kullanıyorum!

Musa Dağdeviren Röportajı - Yeni şeyler konusunda cahil kalma hakkımı kullanıyorum!

Musa Dağdeviren, geleneksel Anadolu mutfağını büyük bir titizlik ve başarıyla sunan Çiya restoranlarının sahibi. Nizip'te, hafızasındaki canlılığını bugüne kadar koruyan 'hayat'lı bir evde doğmuş. 10'lu yaşlardan beri, o zenginliğin kaybolmasına mani olmak için çalışıyor!

Nisan 2017

Kitap, bir yatırım aracına dönüştü

Asuman Bektaş Röportajı - Kitap, bir yatırım aracına dönüştü

"Şimdi insanlar, kitabı bir yatırım aracı olarak görüyor. Kitapların koleksiyonlara girmesi belli bir disiplin içinde muhafaza edilmelerini sağlıyor. Bu bilinç daha çok oturmadı. Ama insanlar biliyor ki, birgün o kitabı artık istemediğinde ondan para kazanabilecek..."

Şubat 2017

Bir hurdacının genlerini taşıyorum!

Osmantan Erkır Röportajı - Bir hurdacının genlerini taşıyorum!

Biz Osmantan Erkır'ı ulusal televizyonlara yaptığı büyük çaplı prodüksiyonlardan tanıyoruz. Popstar Alaturka, En Zayıf Halka, Kim 500 Milyar İster gibi pek çok yapımda imzası var. Ancak bu kadar göz önünde olmasına rağmen hiç bilinmeyen bir yönü daha var Erkır'ın. O, aynı zamanda iyi bir koleksiyoner.

Ocak 2017

Eski tarz sahaflığın zamanı doldu

Prof. Dr. İsmail Erünsal Röportajı - Eski tarz sahaflığın zamanı doldu

Sahafların kültür ortamında yetişen, akademik çalışmalarını o ortamlar sayesinde eriştiği evrak üzerinde inşa eden Osmanlılar'da Sahaflar ve Sahaflık kitabının yazarı Prof. Dr. İsmail Erünsal'la sahaflığın yakın tarihini ve geçirdiği dönüşümü konuştuk...

Kasım 2016

Copyright 2007-2017 Nadirkitap Bilişim ve Reklamcılık Ltd. Şti.. Tüm Hakları Saklıdır. Bu siteye üye olanlar Kullanıcı Sözleşmesini okumuş ve kabul etmiş sayılırlar.

Yukarı Çık