"IRCICA Kütüphanesi Benim Aşkım!"

Yozgatlı bir baba ile Rodoslu bir anneden Mısır'da dünyaya gelmiş birinin anlatacak neyi olabilir ki!” Ekmeleddin İhsanoğlu’nun, “Anılarınızı yazıyor musunuz?” sorusuna verdiği bu cevap, hikâyesini önemsizleştirme amacı taşısa da hayatının yalnızca bu kısmına eğilmek bile çok kıymetli hatıralar dinleyeceğimizi vaat ediyor. 1924’te İstanbul’dan İskenderiye’ye doğru yol alan geminin bizim için iki aşina yolcusu var; biri Yozgatlı İhsan Efendi, diğeri ise İstiklal Marşı şairi Mehmed Âkif. Tevhid-i Tedrisat Kanunu sonrasında medreselerin kapatılması üzerine eğitimini tamamlamak için Kahire’ye doğru yola çıkan genç adam, ileride Türkiye’nin yakın tarihinde iz bırakacak olan Ekmeleddin İhsanoğlu’nun babası İhsan Efendi. Ekmeleddin Bey, Türkiye’ye ilk kez babasının vefatının ardından, yirmili yaşlarının ikinci yarısında adım atıyor. Yirmi beş yıl boyunca IRCICA Genel Direktörlüğü, on yıl İslam Konferansı Teşkilatı Genel Sekreterliği görevlerini yürütüyor. Çok sayıda ilmi çalışmaya imza atıyo

Kasım 2025

“Yozgatlı bir baba ile Rodoslu bir anneden Mısır’da dünyaya gelmiş birinin anlatacak neyi olabilir ki!” Ekmeleddin İhsanoğlu’nun, “Anılarınızı yazıyor musunuz?” sorusuna verdiği bu cevap, hikâyesini önemsizleştirme amacı taşısa da hayatının yalnızca bu kısmına eğilmek bile çok kıymetli hatıralar dinleyeceğimizi vaat ediyor. 1924’te İstanbul’dan İskenderiye’ye doğru yol alan geminin bizim için iki aşina yolcusu var; biri Yozgatlı İhsan Efendi, diğeri ise İstiklal Marşı şairi Mehmed Âkif. Tevhid-i Tedrisat Kanunu sonrasında medreselerin kapatılması üzerine eğitimini tamamlamak için Kahire’ye doğru yola çıkan genç adam, ileride Türkiye’nin yakın tarihinde iz bırakacak olan Ekmeleddin İhsanoğlu’nun babası İhsan Efendi. Ekmeleddin Bey, Türkiye’ye ilk kez babasının vefatının ardından, yirmili yaşlarının ikinci yarısında adım atıyor. Yirmi beş yıl boyunca IRCICA Genel Direktörlüğü, on yıl İslam Konferansı Teşkilatı Genel Sekreterliği görevlerini yürütüyor. Çok sayıda ilmi çalışmaya imza atıyor, diplomatik kimliğiyle yurt içinde ve yurt dışında önemli görevler üstleniyor. Yakın tarihin kimi önemli olaylarında bazen şahit, bazen aktör olarak yer alıyor. Hayatının her dönemi bizde, üzerinde uzun uzun durma hevesi uyandırsa da nasibimize rıza göstermek zorundayız. Zira muhatabımız sıra konuşmaya, anlatmaya geldiğinde “perhizkâr” kişiliğiyle tanınıyor. Bu izah sizi yanıltmasın, Ekmeleddin Bey’in örneğine az rastlanır nezaketiyle hiçbir sorumuzu cevapsız bırakmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Buyurun sohbete...

Ekmeleddin İhsanoğlu

Babanız İhsan Efendi 1924’te, Yozgat’ta başlayıp İstanbul’da devam ettirdiği eğitimini tamamlamak için Mısır’a, Kahire’deki Ezher Üniversitesi’ne gidiyor. Size Türkiye’yi, Yozgat ve İstanbul’daki anılarını anlatır mıydı?

Hayır! Babam rahmetli, kendi neslinin karakterini taşıyordu. Kendinden bahsetmeyi sevmezdi. Mütevazı karakteri baskındı. Hayatını anlattığım Yozgatlı İhsan Efendi kitabında yer verdiğim Türkiye ve İstanbul’a dair kısımları arkadaşlarından ve akranlarından dinledim. 1970 senesinde biz Türkiye’ye geldiğimizde o insanların mühim bir kısmı hayattaydı. Kitabı onlardan derlediğim bilgilerle yazdım. Çok erken kaybettim babamı, 17 yaşındaydım. Misafir varsa, bir soruya muhatap olduysa anlatıyordu. Yoksa “Ben şuyum, babam falanca” gibi konulara girmiyordu.

İhsan Efendi ve Eşi Saniye Hanım

Kitapta İstanbul’da bulunduğu yıllarda Es’ad Erbili’nin Kelami Dergahı’na devam ettiğini belirtiyorsunuz ve orada devrin mühim zevatıyla tanışmış olma ihtimalinden söz ediyorsunuz. İrtibatta olduğu, mektuplaştığı kimse var mıydı?

Kelami Dergahı’na devam etmiş. Mehmet Akif’le de o dönemde, orada tanışmış olma ihtimali var. Ama bunlar tahmin, spekülasyon. Belki mektuplaştı ama elimde öyle bir evrak yok. Çok şey gibi onlar da kaybolmuş olabilir, bilemiyorum.

Evrakını muhafaza etmiş miydi?

Dosyaları vardı, oradan bir şeyler çıktı ama bir arşiv tutmuş değildi.

Mısır’a gittikten sonra hiç Türkiye’ye geldi mi?

Hayır, hiç gelmedi. Son yıllarda gelmeyi çok istiyordu. Kız kardeşini çok severdi, onunla temas halindeydi. Ama gelmesi mümkün olmadı.

Ekmeleddin İhsanoğlu ve annesi Saniye Hanım

O yıllarda Mısır’da, Kahire’de bulunan Osmanlı bakiyesi insanlarla görüştüğünü kaydediyorsunuz kitabınızda. Bir araya geldiklerinde Türkiye gündemini konuşuyorlar mıydı? Türkiye’de neler olup bittiğinden haberdar mıydı?

Demokrat Parti iktidara geldikten ve Türk radyolarının frekansları Kahire’ye ulaştıktan sonra Türkiye’yi takip ediyordu fakat o senelerde ben çok küçüktüm. Eve gelen misafirlerin de statüleri ve konuştukları konular birbirinden farklıydı. Ali Ulvi Bey (Kurucu), rahmetli Emin Saraç gibi yetişmiş insanlarla sohbeti farklı oluyordu.

Mustafa Sabri Efendi’nin ailesi, Hidiv ve Kavalalı ailelerinin fertleri de o yıllarda Mısır’da. Onlarla görüşür müydü babanız?

İbrahim Sabri Bey’le arkadaştı. Vefatına kadar görüştü ancak Osmanlı aristokrasisiyle ilişkisi yoktu. Onların hayat tarzı babama pek uymuyordu. Farklı bir anlayışları vardı.

Sizin eğitiminiz konusunda en çok hassasiyet gösterdiği şey neydi? Nasıl bir eğitim aldırdı size?

Eğitim konusunda çok titizdi. Arapçayı ve İngilizceyi iyi öğrenmem için çok gayret etti. Özel ders almamı sağladı. Liseyi bitirdim ve kendi isteğim üzerine fen fakültesine girdim.


Ekmeleddin İhsanoğlu ve Annesi

Bu aşamada size herhangi bir yönlendirmede bulunmadı mı?

Hayır, “İstediğini oku!” dedi. Hatta kütüphanesini göstererek, “İcap ederse bu kitapları satar seni yine okuturum” dedi. Çünkü artık 60 yaşındaydı ve resmi görevleri bitmişti.

Babanızın çalışmaya devam ettiği yıllarda da mütevazı bir hayatınız vardı değil mi?

Namerde muhtaç değildik ama hiçbir zaman para kazanmak düşüncesiyle çalışmadı. O düşünce bende de yok Allah’a şükür. Dünya malına düşkün olmama yönüyle babama benziyorum.

Babanız size bizzat kendisi ders verdi mi?

İki tane ders gördüm babamdan. Birinde başarısızdım, diğerinde başarılı oldum. Başarısız olduğum ders Arapça grameriydi. Orta mektepteyken çalıştırmıştı beni. Annem “Dışarıdan hoca getireceğimize sen versen” demişti ama babam yaptığım hatalara dayanamadı. O küçük hatalar babam için çok önemliydi.

Başarılı olduğunuz ders hangisiydi?

Türkçe! Eve saatli maarif takvimi gelirdi. Her gün bir yaprak okuyarak başladık. İlk zamanlar okuduğum kısımdaki hataları düzeltiyordu. Bir müddet sonra okuduklarımı Arapçaya tercüme etmeye başladım. Bir kağıda yazdığım metni değerlendiriyordu. Bir müddet sonra şifahen tercüme etmeye başladım. Artık yazmıyordum. 1960’lı yılların saatli maarif takviminde günün tarihi ve anlamına binaen bir kısmın yanında Osmanlı tarihi seri olarak devam ediyordu. Bir mâni, bir şiir bulunuyordu. Dolu dolu bilgiler içeriyor ve okuyana zengin bir kültür aşılıyordu. O derste başarılı oldum. Ben de sevdim o dersi.

Türkçe okuma yazmayı babanızdan öğrendiniz yani?

Evet! Babamdan sonra Ezher’de okuyan Ömer Özekmekçi isimli talebesi orta okul ve lise kitaplarını okuttu. Kısa sürede bitirdik. Kahire’deki Türk öğrenciler arasında yüksek kültürüyle öne çıkan, edebi üsluba sahip Nihat Yazar Bey vardı. Ondan da çok şey öğrendim.

Evde Türkçe konuşuluyordu değil mi?

Evet, eğitim dilim Arapçaydı fakat evde Türkçe konuşuyorduk. İlkokulu bitirdiğim sene aile içinde hangi okula gideceğim konuşulmaya başlandı. Fransız, Alman, İngiliz okulları vardı ve tanıdıklarımız genellikle çocuklarını bu okullara gönderiyordu. Babam “Hayır!” dedi. “Kahire’nin en iyi yerel mekteplerine gidecek ki buranın dilini ve kültürünü iyice öğrensin. Mısır’da yaşayacaksa buradaki insanların nasıl yaşadığını, nasıl düşündüğünü bilmesi, onlarla hemhal olması lazım.” Nitekim Kahire’nin 1836’da kurulan en eski modern lisesine kaydoldum. Hidiviye Lisesi, Hidiv ailesinin kurduğu bir okuldu.

Babanız sizin için Mısır’da bir gelecek hayali mi kuruyordu?

Öyle bir telkini olmadı. Yabancı lisan her yerde işe yarar. Hele de koskoca İslam medeniyetinin ve Arap edebiyatının dilini öğrenmekten söz ediyoruz.

Ekmeleddin İhsanoğlu

Babanızın vefatından önceki günlerde ve aylarda, rahatsızlıklarından dolayı size vasiyetlerde bulunmaya başladığını anlatıyorsunuz. Kendisinin vefatından sonra sizden beklentileri yönünde bir beyanı oldu mu?

Hayır, hiç öyle bir şey ifade etmedi.

Kahire’de çok zengin bir ilmi ve kültürel muhitte yetişiyorsunuz. O ortamın sizde bıraktığı en belirgin iz ne?

Başka bir dil ve kültür içinde büyümek insana en başta bilme, tanıma, muhakeme ve mukayese imkanı veriyor. Bunları kitaplardan öğrenemezsiniz. Sadece seyahat etmek de yetmez. O iklimde yaşamak lazım. En büyük kazançlarımdan biri hiç şüphesiz Arap dilini iyi derecede öğrenmiş olmak. Bu sayede İslam dininin ve medeniyetinin ana kaynaklarına nüfuz edebilme imkanı elde ettim. O tarihlerde Kahire’de kozmopolit bir ortam vardı. O ortamı yakından gözlemlemek, hatta kısmen de olsa içinde yaşamak, hayat tarzlarını müşahede etmek önemli kazançlar. Siz onun bir parçası olmak istemeseniz de tanımaya mecbursunuz.

Evinizde Türk kültürü hakim. Peki küçük unsurlarla dahi olsa Arap kültürünün nüfuzu söz konusu muydu?

Mısır’daki Türkleri bir çatı altında toplayan resmi ya da gayrı resmi bir muhit yoktu. Sefaretin takip ettiği tek şey erkeklerin askerlik yapıp yapmadığıydı. Yapmayanları vatandaşlıktan çıkarmakla tehdit ediyorlardı. Mısır’daki Türklerle başka bir temasları yoktu. Mısır toplumuyla bizim aramızda din farkı olmadığı için birinci ve ikinci nesil kendi kültürünü sürdürse de üçüncü nesil yaşadığı ülkede kaybolup gidiyordu. Halbuki Osmanlı’daki, Türkiye’deki Rumlara, Ermenilere bakın asırlarca yaşasalar da kültürlerini devam ettirmişler. Hepsinin bir cemiyeti, kilisesi, mezarlığı, kendi dilinde bir gazetesi var. O dönemde Kahire’deki Türklerin hiçbir şeyi yoktu. Çünkü dinlerini muhafaza etmek gibi bir kaygıya sahip değillerdi. Babam rahmetlinin Arapça mim, sad ve ra harfleriyle yazılan Mısır kelimesinden hareketle anlattığı bir teşbihi vardı. “Mısır’a ilk gelenler mim harfinin gözü gibi dar bir çevreye girer. Bir an evvel oradan çıkmaya gayret eder. Zamanı gelince sad harfine geçer. Çevresi, çerçevesi biraz daha genişler. Bir müddet sonra ra harfine doğru ilerler ve oradan kayıp kalabalık içinde kaybolur” derdi. Babam bunu yaşamak istememişti. Biz sad da kaldık. Sonraki senelerde Avrupa’yı, Rumeli’yi ziyaretlerimde de müşahade ettim. Müslümanlar, Türkler eğer Müslüman bir muhitte bulunuyorlarsa izdivaç vesaire sorun olmuyor, kültürlerini muhafaza konusunda daha rahat davranıyorlar. Ama eğer Hıristiyanlarla bir arada yaşıyorlarsa dinlerini de kültürlerini de muhafaza ediyorlar. Rumeli’ye ilk seyahatim 1980’lerde oldu. O zaman gördüm ve anladım ki bahsettiğim sebeplerle Balkanlarda İslamiyet hep yaşayacak, Müslümanlar kimliklerini koruyacaklar. Fakat Türklük maalesef tedrici olarak kayboluyor.

Neden?

Arnavutluk’ta mesela, Arnavutların sayıları daha fazla, imkanları daha çok ve kendi aralarında tesanüd var. Türklerse dağınık haldeler. İkinci nesil, üçüncü nesil kayboluyor böylelikle. Mısır’da da böyle oldu. Annem babam ilk nesildi. Ben ikinci nesil olarak orada doğdum. Tanıdığım, benzer hayatlar yaşadığımız insanların benim yaşımda olanları kırık üç beş kelime Türkçeyle dertlerini anlatabiliyorlar. Fakat üçüncü nesil hiçbir şey bilmiyor. Türklükleri “Benim anneannem, babaannem Türk!” demekten öteye geçmiyor.

Fen fakültesine giderken hedefiniz neydi? İlerisi için ne düşünüyordunuz?

1950’li yıllarda, İkinci Dünya Savaşı’ndan hemen sonra dünya bilim ve teknolojide büyük inkılaplar yaşadı. Atom enerjisi ve atom bombası, uzay çalışmaları gibi şeyler benim yaşımdaki bir genç için göz kamaştırıcıydı. Bu tip gelişmeler basında çok yer alıyordu. Bilim dergileri çıkıyordu ve ben bunları takip ediyordum. O yüzden daha küçük yaştan itibaren fen tahsil etmeyi hayal ettim. Lisede ikinci sınıfta branşlara ayrılıyorduk. Fen bölümünü seçtim. Sınıfın en iyi iki öğrencisinden biriydim. Diğeri Mısırlı bir arkadaştı. O matematikte birinciydi, ben fizik ve kimyada. Ben sınıfın en zayıf, cılız öğrencisiydim. O en şişmanımızdı. Bize Laurel ve Hardy diyorlardı. Mısır’da eğitim kalitesi yüksekti. İyi mekteplerde okudum. O dönemde Kahire’de iki fen fakültesi vardı. Biri Kahire Üniversitesi’nde, diğeri Ayn Şems Üniversitesi’nde. İkinci tercihim Ayn Şems’ti, oraya girdim.

İslam bilim tarihi çalışmaya ne zaman başladınız?

Fen fakültesinde öğrenciyken hocalardan biri İslami bilim tarihi dersi açtı. Onlar daha çok Arap tarihini takip ediyorlardı tabii. Merak edip derse kaydoldum. Hoca Arap dili ve edebiyatı konusunda çok bilgili bir botanik profesörüydü. Çok hamasi bir ders anlatıyordu. Olumsuz tarafları bir kenara, ilk defa ortaçağlardan itibaren İslam dünyasında ilim ve bilim yapıldığını öğreniyorsunuz. Farabi, İbni Sina, İbnül Heysem vesairenin çalışmalarından haberdar oluyorsunuz. Biri size bilim çalışmalarının Newton veya Galile’ye mahsus olmadığını söylüyor. Bir değerlendirme imkanı doğuyor. Yine fen fakültesinde talebeyken üniversite öğrencileri arasında bir yarışma açıldı. 50 – 60 kişilik bir Müslüman alimler listesi verip bu şahıslar hakkında belirlenen esaslara uygun bir makale yazmamızı istediler. Listedeki isimlerin çoğunu tanıyordum ama orada ilk defa gördüğüm bir isimle karşılaştım; Ebû’l-Kasım ez-Zehrâvî. Endülüslü hekim, cerrah. Cerrahi hakkındaki kitabı Latince’ye tercüme edilmiş. 16 ve 17’nci asırlarda tıp okullarında okutulmuş bu kitap. Biraz araştırınca bir sürü kaynak buldum. Kendi eserlerine, Oxford’da basılan Latince tercümesine ve cerrahi aletlerinin şekillerine ulaştım. O zaman Mısır Milli Kütüphanesi’nde çalışıyordum. Kaynakların çoğunu orada buldum. Ödevi hazırlayıp teslim ettim, ikinci oldum. Birinci, bir doktora öğrencisiydi ve Arap edebiyatı konusunda ödev hazırlamıştı. Ben lisanstaydım.

Master’da bu konulara girdiniz mi?

Hayır, master ve doktorada organik kimya çalıştım. Doktorayı Türkiye’de yaptım. Doçentlikle birlikte bilim tarihi çalışmalarına başladım.

Ekmeleddin İhsanoğlu

Sizi bilim tarihine sevk eden neydi?

Hayatımın büyük ve önemli tesadüflerinden biridir bu. Dedemin Yozgat’ta bir konağı vardı. 1800’lü yıllarda inşa edilmiş Hacı Aziz Bey Konağı. Babam ayrılıp Mısır’a gittikten sonra aile ona ait kitapları saklamış. Geri gelirse kullanır diye düşünmüşler. Gittim, baktım çoğu dini kitaplar. Bunları İmam Hatip’e hediye edelim dedim. Fakat bir tanesi dikkatimi çekti; Mecmua-i Fünun u Riyaziye! 4 ciltlik bir kitap. Babamın mührü var üzerinde.

O tarihlerde Yozgat’ta bu kitaplar bulunuyormuş demek!

Benim için bir muammadır o. Babam o tarihlerde bir taraftan medreseye devam eden bir lise öğrencisi. Mühendishane için basılmış bir kitabı bulmuş, ilgilenmiş. O kitabın iki baskısı var, biri İstanbul, diğeri Bulak. Babamdaki Bulak baskısı. 1840’ta basılmış. Yozgat’a nasıl geliyor? Dini kitaplar revaçta, o yüzden sipariş edip istiyorlar onu anlıyorum ama bunu anlamakta zorlanıyorum. Yazarına baktım, İshak Efendi. “Allah Allah, kim bu İshak Efendi?” deyip kitabı bıraktım. Ankara’ya dönünce biraz eşelemeye başladım. İshak Efendi Mühendishane-i Berri Hümayun’un baş hocası. Bu dört ciltlik eserin de müellifi. İlk fırsatta Yozgat’a gittim, kitapları İmam Hatip’e vermişler. “Onu geri alacağız” dedim. Verdiler tabii. Matematik, astronomi, fizik şu bu ve kimya var kitapta. Kimyacı olduğum için o kısma bakayım dedim. 1820’lerde, 30’larda yazılmış bir kitap. O zaman Avrupa’da kimya çok hızlı ilerliyor. Modern kimyanın kurucusu Lavoisier element kavramını o tarihlerde kullanmaya başlamış. Bu kitaptaki ilmi seviye ona çok yakın. Dikkatimi çekti ve TÜBİTAK’a bir proje verdim. 1828 – 1928 arası, harf inkılabına kadar geçen 100 yıllık dönemde basılmış kimya eserlerinin detaylı analitik bir listesini çıkardım.

Çalışmalarınıza tekrar döneceğiz ama Türkiye’ye dönme kararını nasıl verdiğinizi merak ediyorum.

Üniversitedeyken Kahire Millî Kütüphanesi’nde Türkçe yazma ve basma kitapların kataloglamasında çalışmaya başlamıştım. 1966’da Fen Fakültesi’nden mezun oldum ve Ezher Üniversitesi’nde akademik hayata başladım. Yüksek lisans sırasında Ezher Üniversitesi’nde asistanlık ve Ayn Şems Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde Türk Dili ve Edebiyatı okutmanlığı yaptım. Bu dönemde Abdülhak Hamid, Tevfik Fikret, Mehmet Akif, Yahya Kemal, Necip Fazıl, Nâzım Hikmet gibi şairlerin eserlerini Arapçaya çevirdim. Kültür bakanlığının önsözüyle yayınlandı. O önsözü yazan bakanın danışmanı Necip Mahfuz’du.

Neden bu isimleri seçtiniz tercüme etmek için?

Edebi zevkime göre bir seçim yaptım. Şiirler ve hikayeler benim tercihimdi. O zaman Kahire’de sefir olan rahmetli Semih Güner Bey bana yeni çıkmış bir kitap verdi. Adı Bir Aşk Masalı, Ferhad ile Şirin’di. Nazım Hikmet’in bir piyesi. Çok güzel bir eser. Solculuk propagandası falan yok. Bilakis Türklük ruhuyla yazılmış. Ama maalesef bizim bazı saplantılarımız var, nedir ne değildir diye bakma gereği bile duymuyoruz.

Türkiye’ye dönme kararınızdan bahsediyorduk...

Evet. Yüksek lisans tamamladım. Bir yandan çalışıyordum ancak artık bir karar vermemiz gerekiyordu. Ya Mısır’da kalacağız ya Türkiye’ye geleceğiz ya da başka bir yol çizeceğiz. Bazı arkadaşlarım çok iyi şartlarda Amerika’ya gittiler. Yetişmiş insanları hemen alıyorlardı. Annem ve ben artık daüssıla çekmek istemediğimize karar verdik. Kendi vatanımızda yaşamak istedik.

Anneniz Rodoslu, Mısır’da akrabaları var. Türkiye’de kimsesi var mıydı?

Evet, İstanbul’da akrabaları vardı. İtalyan’lar Rodos’u zapt edince annemin ailesinin bir kısmı Türkiye’ye geliyor. Dayım İzmir’e, teyzezadelerim İstanbul’a geliyor. Teyzelerim Mısır’daydı. Babamın ailesi ise Yozgat’ta yaşıyordu. O yüzden Türkiye’ye alışmakta zorlanmadık. Ankara’da, Ankara Üniversitesi’nde doktoraya başladım ve 1976’da tamamladım.

Doktoranızı tamamladıktan birkaç yıl sonra IRCICA başkanlığına getirildiniz. Görevi devraldığınızda IRCICA’daki çalışmalar hangi aşamadaydı?

IRCICA resmen 1980’de kuruluyor. Hazırlıklar bir iki sene önce başlıyor tabii. Ben Ankara’da kısa bir süre içinde kültür muhitine dahil olmuştum. Milli Kütüphane’ye çok sık gidiyordum. Başında rahmetli Müjgan Cumhur hanımefendi vardı. Türk musikisi konserlerini, konferansları takip ediyordum. Fen Fakültesi ile Ankara İlahiyat Fakültesi arasında üç beş dakikalık bir mesafe vardır. Cuma namazlarını İlahiyat Fakültesi’nde kılıyordum. Bir de tabii İslam ülkelerinin sefaretleriyle irtibatım vardı. Böylece bir muhit teşekkül etti. IRCICA’nın kuruluşu mevzu bahis olduğunda benim adım ileri sürülmüş fakat o günkü şartlar içinde başkanlığa başka biri getirildi. Kısa süre sonra, 1980’de bana teklif geldi ve 25 sene IRCICA başkanlığı yaptım. Demirel dönenimde başladım, Kenan Evren’le devam ettim. Sonra Özal, Tansu Çiller, Erbakan... Tayyip Bey’e kadar bütün başbakanlarla çalıştım. Hepsiyle iyi geçindim. 28 Şubat döneminde IRCICA’da değil ama Edebiyat Fakültesi’nde biraz kısıntı yaşadık.

Ekmeleddin-Ihsanoglu-Moderation-and-Modernization
Ekmeleddin-Ihsanoglu-Darulfunun-1


Edebiyat Fakültesi’nde de mi vazifeniz vardı?

1984’de, IRCICA’da çalışmaya başladıktan 4 sene sora Üniversite benden bilim tarihi kürsüsü kurmamı istedi. O kürsü 1989’da bölüm oldu. İlk defa Türkiye’de böyle bir bölüm açılmış oldu. Hayatımın en verimli dönemi o dönemdi.

IRCICA nasıl bir hedefle kurulmuştu?

İstanbul’da yapılan bir dışişleri bakanları konferansında Türkiye dışişleri bakanlığı isabetli bir kararla iki merkezin kurulmasını teklif ediyor. Biri Ankara’da SESRİC; İslam İşbirliği Teşkilatı İslam Ülkeleri İstatistik Ekonomik ve Sosyal Araştırma ve Eğitim Merkezi. Diğeri de İstanbul’da IRCICA; İslam Tarih Sanat ve Kültür Araştırma Merkezi. IRCICA için konulmuş hedefler vardı; İslam medeniyeti ve Müslüman milletlerin kültürüyle ilgili konularda araştırma, yayın, eğitim, bilgi-belge çalışmaları yapmak. Müslüman milletlerin tarihi, bilim ve felsefe tarihi, klâsik sanatlar, geleneksel el sanatları, kültür ve mimari mirasının korunması yönünde faaliyetlerde bulunmak. Bu amaçla tüm dünyadaki kültür kurumlarıyla, üniversitelerle, akademisyen ve araştırmacılarla, sanat çevreleriyle irtibat halinde olmak ve bu kişi ve kurumların arasındaki bilgi alışverişini güçlendirmek diye özetleyebiliriz. Bu faaliyetlerin temel maksadı dünya kamuoyunda İslam’ın ve Müslüman kültürlerin doğru şekilde tanınmasını sağlamaktı diyebilirim.

Siz IRCICA’ya temel karakterini kazandıran isimsiniz. Görevde olduğunuz süre boyunca bu hedeflere ve ayrıca kendi koyduğunuz hedeflere ne kadar yaklaşabildiniz?

Bunlar büyük sorular. IRCICA kurulurken diğer kurumlar gibi kendine göre bir statüsü, hedefleri vesaire vardı. Bunlar çok genel hedeflerdi. Müslüman ilim adamları ve kültür insanları arasında iş birliği sağlamak deyince herkes aynı şeyi anlamayabilir. Ben bu konuda çok tecrübeliydim. Nasreddin Hoca “Bana damdan düşen birini getirin” diyor ya, ben o damdan düşen kişiydim. Kahire’de bize okutulan ders kitaplarında Türklerin özellikle Osmanlıların çok kötü bir imajı vardı. Ben kendi kaynaklarımızda yazanlarla onların anlattıklarının oluşturduğu ikilem içinde yaşadım. Çok erken yaşlardan itibaren bu yanlışın düzeltilmesi gerektiğini bilerek yetiştim. Temel tarih referanslarının hazırlanması çok önemliydi. “Osmanlı tarihini öğrenmek istiyorsanız buyurun! Bu değil, bu.” demek için 2 ciltlik Osmanlı Devleti ve Medeniyeti kitabını hazırladık. Osmanlı devlet teşkilatı, idari teşkilat, dini teşkilat, sosyal hayat, ekonomik hayat, sanat, bilim, musiki gibi temel mevzuları belirledik. Bu konuları en iyi kim bilir diye bir araştırma yaptık konuları hocalar arasında taksim ettik. Neticede iki ciltlik bu önemli çalışma ortaya çıktı. Kitap hemen kapışıldı. Önce Türkçesi sonra İngilizcesi ve Arapçası hazırlandı. Üçünün de editörlüğünü ben yaptım. Rusça’ya, Boşnakça’ya, Arnavutça’ya ve Farsça’ya da tercüme edildi.

Önyargıları yıkma ve Müslüman ilim ve sanat adamlarını bir araya getirme misyonunu ne ölçüde başarabildiniz?

O konuda epey mesafe katettiğimizi söylemem lazım. Mevcut önyargıları yıkmaya yönelik çabalarımız sonuç verdi. IRCICA’nın kurulduğu yıllarda, Osmanlı Arşivi ancak birkaç Türk ve Batılı araştırmacı tarafından kullanılıyordu. Fakat özellikle Arap tarihçiler pek gelmiyordu. Bu sebeple Osmanlı Arşivi’ni tanıtan Arapça geniş bir rehber hazırladık ve Ürdün’de bastık. Ayrıca Mısır’la ilgili spesifik bir çalışmamız oldu. Osmanlı Dönemi Mısır Tarihi diye bir kitap çıkardık. Mısırlı, Türk, Avrupalı ve Amerikalı kırka yakın Mısır uzmanı yazdı yazıları. Hristiyan bir Mısırlı profesör Osmanlı döneminde Mısır ticaretinin arttığını, ülkenin uluslararası ticaretin parçası haline geldiğini rakamlarla, belgelerle ortaya koydu. Fransız bir tarihçi Osmanlı döneminde Kahire’nin ne kadar büyüdüğünü belgeledi. Bu çalışma Arapça, Türkçe ve İngilizce basılacaktı. Öyle planlamıştık. Bilhassa Arapça nüsha çok sayıda basılacak ve gayet ekonomik bir fiyata dağıtılacaktı. IRCICA’daki görevim bitince arkamdan gelenler maalesef o projeyi sürdürmedi. Arapça baskısı çok sınırlı yapıldı. Diğer dillerde yayınlanmadı.

IRCICA sizin döneminizde çok önemli ve prestijli yayınlar yaptı. Bir de dünya çapında kütüphane kurdunuz. Çok emek verdiniz...

IRCICA kütüphanesi benim aşkım. Kütüphaneler, bilim müesseselerinin temel taşıdır. Biz IRCICA kütüphanesini kurarken birçok kaynaktan istifade ettik. Birincisi satın alma! Hafta sonları Hidayet Bey’le sahaflara gidip piyasada ne var ne yok diye tarıyorduk. Biri diyordu ki falancanın koleksiyonu gelecek. Aralarında ilgilendiğimiz kitaplar varsa daha satışa çıkmadan teklif vererek alıyorduk. Sonra bazı yaşlı tanıdıklarıma telkinde bulunmaya başladım. “Sizden sonra zayi olmasın. Kitaplarınızı getirin buraya koyalım. İstediğiniz zaman gelip kullanırsınız.” diyerek özel koleksiyonları aldım. Bir kısmı bila bedel verdi, bazılarına ödeme yaptık. Yurtdışından çok kitap getirdim. Uzun yıllar UNESCO’da çalışmış Necmettin Bammat Bey vardı. 1918’de kurulan Kuzey Kafkasya Cumhuriyet’inin ilk dışişleri bakanı Haydar Bammat’ın oğlu. Paris’te yaşıyordu. Emekli olmak üzereyken bu konuyu konuştuk. Allah rahmet eylesin vefatından kısa bir süre önce “Kütüphanemi IRCICA’ya bırakıyorum” diye bir not düşmüş. Onun zengin kütüphanesini Paris’ten İstanbul’a getirdik. İstanbul’daki ilim insanlarının ihtiyaç duyduğu yabancı yayınları da aldık. Bugünler gibi düşünmeyin. Kahve getirmek için döviz yoktu. O şartlarda yurtdışından kitap getirdiğimiz için çok eleştirdiler bizi. Bilhassa süreli yayınları topladık. Hocalar gelip çalışmaya, kütüphanelerini hediye etmeye başladılar. Her seyahatimde mutlaka kitapçıları dolaşıyordum. Hidayet Nuhoğlu Bey’in çok katkısı oldu IRCICA kütüphanesine. O ve ben alaylı kütüphaneciler olarak bu işi gönüllü yürüttük. Genç kütüphaneci arkadaşlar da çok emek verdiler.

IRCICA’nın kuruluşunda bir kütüphane kurma fikri var mıydı?

Hayır, kütüphaneyi ben kurdum.

Ekmeleddin-Ihsanoglu-Islam-Kulturu
Ekmeleddin-Ihsanoglu-The-Different-Aspects-of-Islamic-Culture


Kaç dilde kitap aldınız?

Çok var, sayısını hatırlamıyorum. Bütçemize göre hareket ettik. İmkanlar ölçüsünde nadir ve kıymetli eserler de topladık. Hediyeleri elbette memnuniyetle kabul ettik. Satmak istediklerinde fiyat makulse değerlendirdik ama özellikle yazma eser almadım. Buna rağmen biraz birikti.

Görevi devrettiğinizde kütüphanenin kaynak sayısı neydi, hatırlıyor musunuz?

80 binin üzerindeydi.

IRCICA’dan sonra 10 yıl İslam Konferansı Teşkilatı’nda Genel Sekreter olarak görev yaptınız. Orası başlı başına bir röportaj konusu. Bugün sadece teşkilata çok sık yöneltilen bir eleştiriyi sormak istiyorum size. İslam coğrafyasında çok fazla iç ve dış kaynaklı sorun var. Siz görevdeyken de böyleydi. Ve teşkilat yeterince etkili bir tavır takınmadığı gerekçesiyle eleştiriliyordu. Bu eleştiriler hakkında ne düşünüyorsunuz?

Ben verdiğim hiçbir röportajda siyasi konulara girmedim. Bundan özellikle uzak durdum. Bir görevim bittiyse onunla ilgili dosyayı kapatır o konuyu bir daha gündeme getirmem. Bugün de aynı tavrımı sürdüreceğim. Bu soruyu geçelim.

O zaman şöyle sorayım; Teşkilatın genel sekreterliğini yaptığınız dönemde yeterince etkili olabildiğinizi düşünüyor musunuz?

Tabii. Bazı problemlerin çözümünde çok etkili olduk. En önemlisi Irak’taki Şii-Sünni ihtilafının giderilmesiydi. Irak Şiileri ve Sünnilerini mekik diplomasisi sayesinde barıştırdık. Bir Kadir gecesinde iki tarafın temsilcilerini Mekke’ye, Harem-i Şerif’e topladık ve orada nihai adımları attık. Irak’tan Cidde’ye gelirken yan yana gelmemeye özen gösteren insanlar sarmaş dolaş geri döndüler. Hamas’la el-Fetih arasındaki şiddetli ve silahlı mücadeleyi bir yere kadar durdurmaya muvaffak olduk. Milli Dayanışma Hükümeti kurdurduk fakat ne yazık ki yeniden patlak verdi. Birtakım tesirlere karşı koyulamadı. Filistinliler kendi başlarına kalsalar bu sıkıntıları aşarlardı, dışardan çok menfi tesirler oluyor.

İKT’ye Genel Sekreterlik yapmak size İslam dünyasına dair ne öğretti?

İslam dünyasının en mühim meselesi geri kalmışlıktan kurtulmak, modernleşmek. Bunu yaparken mutedil olmak, aşırılığa gitmemek önemli. Bu denklemi gerçekleştirmek kolay değil. Orada çalıştığım 10 sene içinde gördüğüm o ki, bunu sağlayabilen ülkeler İslam dünyasında öne çıkacak. Gördüğüm kadarıyla Uzak Doğu bu konuda başarılı ilerliyor. Endonezya, Malezya bu dengeyi yakalamış görünüyor.

Sizinle mutlaka konuşmak istediğimiz bir diğer konu da şahsi kütüphaneniz. Kitap toplamaya ne zaman başladınız?

Lisede başladım. O senelerde ilmi konularda kitaplar alıyordum. Atom enerjisi, yeni ilmi ve mühendislik gelişmeler vesaire ilgimi çekiyordu. Bir de roman alıyordum. Orta mektepte daha çok polisiye romanlar okuyordum. O zaman Kahire’de Türkçe kitap bulma imkanımız yoktu. Arapça ve İngilizce okuyordum. Ve tarih ve Türk edebiyatı tabii. Daha Türkiye’ye gelmeden yazdığım iki tane Arapça kitabım var. Biri Türk Hikaye Antolojisi, diğeri Nazım Hikmet’in Ferhat ile Şirin’i.

Babanızın edebiyata meraklı olduğu biliniyor. Kütüphanesinde Türk edebiyatından eser var mıydı?

Çok vardı. Ziya Paşa’nın Harabatı, Antolojiler, Numune-i Asar, seçme eserler gibi epey kitap vardı ve bunların hepsini okudum.

İlgi alanlarınız zamanla hangi yönde genişledi?

Sanat, bilhassa İslam sanatı dikkatimi çekti. Hat eserleriyle ilgilenmeye başladım. Kahire’de, evimizde Hamid Aytaç Bey’in birkaç hat levhası bulunuyordu. Kendi hattıyla benim adıma bir kartvizit de yazmıştı. Türkiye’ye döndükten sonra o zaman Ankara’da yaşadığımız hâlde İstanbul’a gelir, kendisine birtakım siparişler verirdim. 1983’te 15’inci Hicri asır vesilesiyle İslam sanatlarıyla ilgili uluslararası bir kongre toplamayı planladık. Kongrenin sonuç bildirisinde alınan kararlar arasında düzenli olarak uluslararası hat yarışması düzenlemek de vardı. Bunların ilkini Hamid Aytaç Bey adına tertiplemeye karar verdik. Hamid Bey hayattayken onunla ilgili bir belgesel de çekip biyografisini kayda almıştık.

Kaç dilde kitap okuyabiliyorsunuz?

Üç dilde rahat okuyorum. Arapça, İngilizce ve Türkçe. Birkaç dilde de sözlük yardımıyla okuyorum.

Ekmeleddin-Ihsanoglu-The-House-of-Sciences


Kütüphanenizde nadir eser var mı?

Bu sorunun cevabı nadir kitabı nasıl tarif ettiğinize göre değişir ama bir şeyler var tabii. Bazılarının konuları, bazılarının sanat özellikleri dikkatimi çekti, aldım. Sahaflardan çok alışveriş yaptım. Mısır’dan ve İngiltere’den de sahafiye kitap aldım.

Babanızdan size nasıl bir kütüphane devretti?

Çok zengin bir kütüphane bıraktı rahmetli. Temel dini eserler vardı en başta; tefsir, hadis, kelam vesaire. Bir de Türk edebiyatıyla ilgili eserler vardı. Esas temelini bu kitaplar oluşturuyordu.

O kütüphaneyi Türkiye’ye getirdiniz mi?

Tabii, getirdim. Şimdi hepsi Yozgat’ta. Dedemin konağını restore ettirip kütüphaneye çevirdik. Babamın kitaplarını da oraya bağışladım.

Babanızdan intikal edenler arasında en fazla kıymetli bulduğunuz kitaplar hangileriydi?

Cevdet Paşa tarihi var. Kamil Paşa tarihi var. Mustafa Sabri Efendi’nin, Zahid Efendi’nin kitapları var. Mehmet Akif’ten imzalı bir safahat var. Bunun gibi bazı eserleri sayabilirim.

Ekmeleddin İhsanoğlu

Siz İslam bilim tarihi çalıştınız. Rahmetli Fuat Sezgin Hoca da bu alanda önemli işlere imza attı. Sizin ve Fuat Hoca’nın konuya yaklaşımınız arasında benzerlikler ve farklılıklar nelerdi?

Biz IRCICA’da 18 ciltlik bir Osmanlı Bilim Tarihi literatürü hazırladık. Astronomi, matematik, coğrafya, musiki, tabii ve riyazi ilimler, askeri ilimler... Osmanlı’yı 1400’den başlatıyoruz, 2000’e kadar getiriyoruz. 6 asır! Rahmetli Fuat Bey Arap literatürünü yapmıştı. Müsteşriklerin Golden Age dedikleri Bağdat’ın düşüşüne kadar olan zamanı çalışmıştı. O anlayışa göre 12’nci asra kadar olan dönem güzeldir, önemlidir, gerisi çöptür. Biz de o çöplük içindeyiz. Müsteşrikler böyle bakıyorlardı, Fuat Bey de bunun etkisindeydi. Türkçe kitaplara bakmadı, Arapça kaynakları kullandı. Fuat Bey şüphesiz büyük bir alim. Sevgim, saygım çoktur. Birbirimizle birtakım sohbetlerimiz olmuştur.

Önemli bürokratik görevler icra ederken ciddi ilmi çalışmalar yapmaya devam ettiniz. Nasıl bir çalışma temponuz vardı?

Genel sekreterken benim için “Hem seyyarede hem tayyarede çalışır” diyorlardı. Seyyare araba demek malum. Ben de her fırsatta çalıştım. Tempom bir hayli düştü ama çalışmaya devam ediyorum.

Çalışmalarınız arasında sizin için en kıymetli olanlar hangileri?

Benim şaheserlerimden bir tanesi Osmanlı’da Kültürel Modernleşmenin Odağı Darülfünun kitabıdır. Bu kitabın İngilizce özeti Oxford Üniversitesi Yayınları’ndan çıktı. Mısır’da Türkler kitabının da benim için yeri ayrıdır. Bazı kitaplar dünyanın her yerine dağıtılıyor ama Türkiye’de bilinmiyor. Ne yapalım, davul zurnayla mı duyuralım bilmiyorum. Hem yazacaksın hem tanıtacaksın hem satacaksın. Olacak iş değil. Başaramadığımız bir şey varsa o da duyurmak herhalde.

Arap kültürünü ve dilini bilmiyor olsanız bu çalışmaların ne kadarını yapabilirdiniz?

Yarısını bile yapamazdım. Bir tek Arapça değil, bildiğim yabancı dillerin payı büyük ama Arapça temel.

Ekmeleddin İhsanoğlu

Hatıralarınızı yazıyor musunuz?

Bu soruyu çok soruyorlar, ne cevap vereceğimi bilemiyorum. Bakalım, inşallah. Yozgatlı bir babadan, Rodoslu bir anneden Kahire’de doğmuş bir adamım. Buradan bir şey çıkarsa, kısmet olursa yazarım.

Kütüphanenizle ilgili bir planınız var mı? Onları da Yozgat’a gönderecek misiniz?

Biraz kalsın canım. Daha düşünmedim doğrusu. Bazıları hibe etmeye sıcak bakmıyor ama hibe etmeyip ne yapacaksın? Satacak mısın? Babamın ağzından dinledim; “Bir ilim adamı, emri Hak vaki olmadan kitaplarının ne olacağına karar vermesi lazım” derdi. Onun için ben babamın kitaplarını ve kendi kitaplarımın bir kısmını dedemin köşkünü yeniden ihya ederek orada kurulan kütüphaneye hibe ettim. Bundan sonrasını ben bilemem. Gayb Allah’ın ilmindedir.

Şu sıralar hangi konular üzerinde çalışıyorsunuz?

Mushaflarla ilgili bir çalışma üzerinde çalışıyorum. Osmanlı’da mushafların baskısı neden gecikti? Mushaf basma yasağı hangi tesirler altında tedricen kaldırıldı? O kitabı bir an evvel bitirmeye çalışıyorum. Osmanlı medreseleriyle ilgili çalışmamı sona getirdim. Yaptığım araştırmalar “Medreseler neydi, ne değildi” başlığıyla birkaç sene önce yayınlandı. Daha sonra TÜBA’nın Türk İslam Eserleri Kaynakları serisinden Âli’nin medreseler hakkındaki metnini tenkitli bir şekilde neşrettim. 6 nüshayı mukayese ettim o çalışma için. Daha sonra medrese hayatını içerden anlatan Kevâkîb-i Seb’a adında çok mühim bir kitabı neşrettim. En son Silsile-i Ulema adında bir yazma eserin neşrini yaptım. Böylelikle o konuyu tamamlamış oldum. Basma Mushaflar eserinden sonra Türk matbaalarının bastığı Arapça kitaplarla ilgili bir çalışma yapmak istiyorum. Osmanlı’da basılan Arapça kitapların bir kataloğu yok, onu yapacağız inşallah. Ve onun vasıtasıyla Türk kültürünü etkileyen Arapça unsurları ele alacağız.


Söyleşi: Ayşe Adlı
Arşiv: Ekmeleddin İhsanoğlu
Fotoğraflar: Bahtiyar İstekli
İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.