"Yeminliyim, Türkiye üniversitelerinde çalışmam!"

Gönül Tekin ve Günay Kut, ömürlerini Türk edebiyatı çalışmalarına adamış, sahalarında çok büyük bir boşluğu doldurmuş iki kız kardeş. Geçtiğimiz aylarda Günay Hoca’yla konuşmuş, hikayenin ona dair kısmını kendisinden dinlemiştik. Bu kez abla Gönül Tekin’in misafiri olduk. Ve maceranın müşterek kısmının üstünden bir kez de onunla geçtikten sonra Gönül Hoca’nın filmlere konu olacak hayat hikayesini dinleme şansına eriştik. Günay Hoca, çocukluklarına iz bırakan simaları anlatırken, söz masallarıyla büyüdükleri anneannelerine geldiğinde “Ablam iyi masalcıdır. Anneannemden kalma mirası var. Anlatacakları bitmez” demişti. Haklıydı nitekim. Hoca’nın anlatacaklarını dinlemeye saatler değil, belki günler gerekiyordu. Hem kişiliklerini hem yollarını tayin eden çocukluk ve ilk gençlik zamanları. Sırasıyla İstanbul, Erzurum, California, Ankara ve Boston yılları. Fahir İz, Ahmet Ateş, Ali Nihat Tarlan, Janos Eckmann, Andreas Titze(Tietze) ve elbette eşi Şinasi Tekin’e dair hatıralar ve daha nicesi.

Mayıs 2025

Gönül Tekin ve Günay Kut, ömürlerini Türk edebiyatı çalışmalarına adamış, sahalarında çok büyük bir boşluğu doldurmuş iki kız kardeş. Geçtiğimiz aylarda Günay Hoca’yla konuşmuş, hikayenin ona dair kısmını kendisinden dinlemiştik. Bu kez abla Gönül Tekin’in misafiri olduk. Ve maceranın müşterek kısmının üstünden bir kez de onunla geçtikten sonra Gönül Hoca’nın filmlere konu olacak hayat hikayesini dinleme şansına eriştik. Günay Hoca, çocukluklarına iz bırakan simaları anlatırken, söz masallarıyla büyüdükleri anneannelerine geldiğinde “Ablam iyi masalcıdır. Anneannemden kalma mirası var. Anlatacakları bitmez” demişti. Haklıydı nitekim. Hoca’nın anlatacaklarını dinlemeye saatler değil, belki günler gerekiyordu. Hem kişiliklerini hem yollarını tayin eden çocukluk ve ilk gençlik zamanları. Sırasıyla İstanbul, Erzurum, California, Ankara ve Boston yılları. Fahir İz, Ahmet Ateş, Ali Nihat Tarlan, Janos Eckmann, Andreas Titze(Tietze) ve elbette eşi Şinasi Tekin’e dair hatıralar ve daha nicesi. Hoca’nın hikayesi; doğru yer, doğru zaman, doğru insan eşleştiğinde başarının kadere dönüştüğünün açık ispatı niteliğinde. Eşinin vefatından sonra Türkiye’ye dönen ve Sapanca’ya yerleşen Gönül Alpay Tekin’le 80 yıllık bir seyahate hazırsanız sizi sohbetimizle baş başa bırakıyoruz…

Gönül Tekin ve Kardeşi Günay Kut[Gönül Tekin ve Kardeşi Günay Kut]

Nasıl bir ailede yetiştiniz?

Kültür bakımından çok zengin bir aileye doğduk biz. Babam Kafkasya’dan gelme bir beyin, veteriner oğlu. Çok geniş bir aileye mensup. Dedem kabilesiyle birlikte gelmiş Anadolu’ya. Padişah Susurluk tarafında çok büyük bir arazi göstermiş, hep birlikte oraya yerleşmişler. Dedeler çiftçilik yapmış orada. Çocuklarını okutmuşlar. Babam Türkiye’de doğmuş, Cumhuriyet çocuğu. Çok dindar bir annesi vardı. Veteriner olduktan sonra devlet tarafından Bayburt’a tayin edilmiş. Annemse Trabzonlu, Velizâdelerden bir tüccar kızı. Çok kurnaz bir kadındı. Babam Bayburt’ta çalışırken, bir tatil zamanı Trabzon’a gidiyor. Annemler pabuç almak için bir akrabalarının dükkanına gitmişler. Ama nasıl giyinmişler?

Nasıl?

O zamanlar çarşaf giyiliyor. Ayaklarında yüksek topuklu ayakkabılar var. Başlarında hotozlar. Hotozları da örtmüşler. Uzun boylu bir kadın gibi görünüyor karşıdan. Annemin gözleri çok güzeldi. Gören hayran olurdu. Bir tek gözleri görünüyor. Ve babam o gözlere tutuluyor. “Bu kızı istesem bana verirler mi?” diye soruyor tanıdıklarına. Kimse ümit vermiyor. “Bu aile dışardan gelmiş, Trabzonlu olmayan birine kız vermez” diyorlar. Babam yine de şansını denemek istiyor. O sıralar annemin ailesi çok para kaybetmiş. Sıkıntılı bir dönem. Erkekler ticaret için İstanbul’a gitmişken Amerika’da büyük bir ekonomik kriz yaşanıyor. Para birimi değişiyor. Banka kasasındaki paralarının çekilip değiştirilmesi lazım ama hanımların bundan haberi yok. Trabzon’daki paralar tedavülden kalkınca bir anda parasız kalıyorlar. Annem, “O paralarla uçurtma yapardık” derdi. Burunları yine yüksekte tabii. Babam annemi o sıralarda istiyor. Annemin ailesi düşünüyor. Bu delikanlı yabancı ama okumuş, meslek sahibi. Bir de Meliha’ya soralım diyorlar. Annem kendisi ufacık bir şeydi ama “Uzun boyluysa olur, ayrıca kat’iyyen kel olmasını istemem” diyor. Buldukları çözüm şu; babam evin önünden geçecek. Annem üst kat penceresinden bakacak. Babam tam onun önünden geçerken şapkasını çıkarıp saçlarını gösterecek. Sarıya yakın, ışıl ışıl ve dalgalı saçlarıyla uzun boylu, çok yakışıklı bir delikanlı babam. Çok beğeniyor tabii. Babamın saflığına bakın ki ben de onu göreyim dememiş. Annemin gözlerinden ötürü bu iş olmuş. Başka bir kurnazlık yapmış ama.

Nedir o?

Kız tahsilli mi değil mi? merak ediyor. Annemler evde eğitim almış, eski yazı öğrenmişler ama devir değişmiş. Babam yeni yazıyı biliyor.

Sene kaç?

Ruslar 1915’te Trabzon’a girdiklerinde annem dört yaşında. 1930’ların başlarında evlenmişler herhalde. Sadece Nadire teyzem yeni yazı öğreten okullara gitmiş. Türkiye’nin ilk kadın hakimlerindendi Nadire Teyzem. Teyzelerim çok güzel kadınlardı. Neyir teyzem kadar güzel bir kadın görmedim desem yalan olmaz. Babam annemin yeni yazı bilip bilmediğini kontrol etmek için bir mektup yazıyor ve cevap istiyor tabii. Fakat hesap etmediği bir şey var; cevabı Hamdiye teyzem yazıyor. Annem sadece imza atıyor. Cevabı alan babam, aydın bir kişiyle evleniyorum diye seviniyor. Ve neticede evlenip Bayburt’a yerleşiyorlar. Önce vefat eden kardeşimiz Sümer dünyaya geliyor. 1937’nin sonunda da ben doğuyorum. Annem çok görgülü bir kadındı. Eve gelen hocalardan çok iyi bir eğitim almıştı. Kız kardeşlerin hepsi müzikle ilgilenirdi. Annem keman çalardı. O kadar güzel bir sesi vardı ki, yaşlılığında bile şarkı söylediğinde kapıda insanlar birikirdi. Yokluk zamanımızda kemanını ağlayarak satmıştı. Babam da çok tahsilli, meraklı bir adamdı. Rus edebiyatını çok iyi bilirdi. Pek çok edebiyatçıyı, şairi daha İstanbul’a gitmeden babamdan öğrendim. Çocukken onun gibi olmak isterdim.

Aydın’da mı büyüdünüz?

Evet ama anneannem bazen gelir bizimle kalırdı. Eski yazı bilirdi. Yeni yazı çıkar çıkmaz onu da öğrenmişti. Bana ve kardeşime hikayeler okurdu. Ondan ne masallar dinledik biz… Lisedeyken, ondan dinlediğimiz on masalı derledim. Beşini çok sonra buldum ve yayınladım. Çok sonra bazı masalların Yunan mitolojisinden hikayeler olduğunu gördüm ve çok şaşırdım.

Nasıl öğrenmiş acaba?

Trabzon Yunan memleketi. Rumlarla dolu bir şehir. Orada duyuyor muhakkak. Anneannem edebiyata meraklı, çok roman okuyan, çok güzel masal anlatan bir kadındı. Ben de ona benzedim zamanla. Babaannem de çok iyi eski yazı bilirdi. Dindar bir kadındı. Hazreti Ali’nin cenkleri, Kara Davut, Ahmediye, Muhammediye gibi kitaplar okurdu bize. Hiç kimse yoksa bu sefer annem Tanzimat devri romanları okurdu. Bir numaralı yazarımız Hüseyin Rahmi’ydi. Kokotlar Mektebi’ni okurken gülmekten yerlere yatardık. Böyle bir ortamda geçti hayatımız. Liseyi bitirince babam bizi bir kenara çekti ve “Ya okuyacaksınız ya evleneceksiniz!” dedi.

Cevabınız belli herhalde?

Evlenmek de ne demekmiş! “Okumak istiyoruz” dedik ve karar verildi. Ege Üniversitesi yeni açılıyordu. Tıbbiye’ye öğrenci alıyorlardı. Babam dedi ki “Eve de yakın, götüreyim seni. Doktor ol.” “Hayır, gitmem” dedim. Edebiyat okumak istiyorum. Öyle bir ailede yetişmiş bir çocuk tıbbiyeye gider mi, gitmez tabii ki… Babam, “Çok merak ediyorum, neden istemiyorsun” dedi bir gün. “Babacığım, ben genç insan yetiştirmek istiyorum. Onlar hayata daha bağlı. Hastalarla ilgilenmek beni de hasta edecek” dedim. Öyle bir ruhum var ki her hastayla hasta olabilirim. Bütün canlılara karşı böyleyim. Babam beni anladı. Fransız edebiyatını biliyorum, Rus edebiyatını biliyorum ama İngiliz edebiyatına uzağım. Onu öğrenmek için İngiliz filolojisi okumaya karar verdim. Günay (Kut) daha son sınıftaydı. Babam beni alıp İstanbul’a götürdü. Neyir teyzemde kaldık. Fakat o sene 6 – 7 Eylül senesiydi. Ortalık öyle bir karıştı ki, babam beni bırakacak yer bulamadı. Ben de çok korktum tabii. Beraber Aydın’a döndük. Günay’ı beklemeye karar verdim. O sene boş durmayayım diye Aydın istasyonunda çalışmaya başladım. Bir buçuk sene çalıştım orada. Sabah 6’da bir tren vardı. Saat 5’te kalkar, yaya olarak istasyona inip gişeyi açar, bilet satardım. Biraz tuhaf bir çocuktum ben.


Gönül Tekin

Neden tuhaf?

“Buralarda durmayacağım, gideceğim.” diyordum hep.

Ne zaman düştü aklınıza gitme fikri?

Bunu ilk söylediğimde 12 yaşındaydım.

Nereye gideceksiniz, hayaliniz ne?

Gazeteci olup Amerika’ya gideceğim.

Televizyon yok, internet zaten yok. Belki radyo bile yok. Nereden geldi bu fikir aklınıza?

Sinemadan. Halk Evi’nde Amerikan filmleri seyrederdik, oradan biliyorum. Kabına sığmayan bir çocuktum. Caddelerde yürümez adeta uçardım. Kaldırımlar ayağımın altından akardı. Gelip geçen trenlere bakar, “Bir gün buradan gideceğim” derdim.

Ertesi sene neden filoloji değil de edebiyat okumaya karar verdiniz?

Çünkü edebiyatı çok seviyordum. Yunan trajedilerini daha orta okulda ve lisede okuduk. Hocalarımız bizi çok iyi yetiştirdi. Benim hafızam çok kuvvetliydi. Bir kitabı bir kere okuduysam bitti, hafızama alırdım. İyi bir öğrenciydim, üniversitede bütün dersleri severdim. Biri hariç. Onu da öğrenmedim zaten.

Neydi o?

Arapça. Öğretmen okulunda Arapça hocamız Ahmet Ateş’ti. Ben felsefe derslerine girmek isterdim ve her sene başında derslere kaydolurdum. Dönem başında Ahmet Ateş Arapça dersine girdiğinde “Gönül nerede?” diye sorarmış. “Felsefe dersinde!” cevabını alınca da, “Gidin kaydını sildirin, buraya gelsin” dermiş. Her sene böyle oldu ve hiçbir zaman felsefeye devam edemedim. İçimde ukde kaldı ama Arapça’yı da öğrenmedim. İonna Kuçuradi yeni asistan olmuştu, felsefe dersi vermeye yeni başlamıştı. Sonradan arkadaş olduk, 50 senelik arkadaşımdır İonna. Erzurum’da aynı evde yaşadık. Beni iki kişi yetiştirdi, biri odur.

Diğeri kim?

Ali Nihat Tarlan. Üniversite öğrencisi olduğum yıllarda Ali Nihat Hoca’nın dikkatini çekecek bir öğrenci değildim. Divan edebiyatı zordu, hocayı dinleyerek anlamaya çalışıyordum. Hoca’yı doktoramı yaparken çok yakından tanıdım. Amerika’dan dönüşümde onun rahle-i tedrisine oturdum diyebilirim.


Gönül Tekin

Mezun olduktan sonra ne yapmak istiyordunuz?

Öğretmen olacağız, niyetimiz o. Okul bitti, Ahmet Ateş sınıf arkadaşımız Esad Çoşan’ı ve beni Ankara İlahiyat’ın sınavına gönderdi. İkimiz de kazandık, erkek olduğu için Esad’ı aldılar. Oraya benden daha çok yakışıyordu. Ben İlahiyat Fakültesi’nde çalışacak hatun değildim zaten. Orası olmayınca Ateş, “Erzurum’a gideceksin!” dedi. Benimle çok uğraştı. Amerika’ya gittiğimde mektuplaşmaya başladık. Her mektubunda bir şiir gönderiyor, tercüme edip geri göndermemi istiyordu. Onunla da kalmıyor, yaptığım tercümeyi düzeltip yeniden bana gönderiyordu. Son mektubuna yine bir şiir eklemişti. Maalesef cevabını alamadan vefat etti. Hayatımızda çok özel bir yeri vardı, çok şey öğrendik ondan. Erzurum’a yeni gitmiştim. Türk Dil Kurumu’ndan Agah Bey bir mektup yazıp “Artık yetişiyorsunuz. Riyazi hakkında bir makale yazın. Yazınızı görmek istiyorum.” dedi. Yazın İstanbul’a gittiğimde Ahmet Ateş’e söyledim. Beni bazı kaynaklara yönlendirdi. O kaynakları kullanarak makalemi yazdım, götürdüm. Metin üzerinde cümle cümle çalışarak bir makale nasıl yazılır öğretti bana. Ahmet Ateş, Ali Nihat Tarlan böyle hocalardı.

Atatürk Üniversitesi’nde çalışmaya başlamadan önce bir sınava girdiniz mi?

Evet, tabii. Ankara İlahiyat olmayınca Ahmet Ateş dedi ki “Ali Nihat Hoca’yla konuşayım. Erzurum’a gidecek, seni orada imtihan etsin.” Konuştu, Hoca “Tamam” demiş. Babamla Erzurum’a gittik. Ama o arada çok enteresan bir şey oldu. Biz gitmeden önce Günay bir rüya görmüş. Yıl başına yakın günlerden biri. Rüyasında Ali Nihat Hoca Erzurum’dan telgraf çekmiş. Aralık’ın 30’u’nda beni Erzurum’a çağırıyor. Uçak yok, trenle üç gün gitmek gerekiyor, yetişmek imkansız. Rüyada Günay’la birlikte postaneye gidip Hoca’yı aramış, Ocak’ın 3’üne ya da 4’ünde ertelenmesini, aksi takdirde yetişemeyeceğimizi rica etmişiz. O rüyayı gördüğü gecenin sabahında kahvaltıdayız. Kapı çaldı ve telgraf geldi. Rüyasında gördüğü şeyler birer birer gerçekleşti. Hoca bizi çağırıyor ama yetişmemiz mümkün değil. Ertelemesini rica ettik, kabul etti ve babamla gittim. Şinasi Bey (Tekin) Atatürk Üniversitesi’nde Türkoloji bölümünü kuruyordu. İkisi beni sınava aldılar. “Dipnotu ne zaman ve nasıl düşersin” gibi çok kolay sorular sorduklarını hatırlıyorum.

Erzurum’u sevdiniz mi?

Evet, sevdim, alıştım. Üniversite daha yapılmamıştı. Bir otelde kalıyorduk. Çok arkadaşım vardı orada. Sina Akşit, Yurdanur Salman, Güler Güven… Hepsi kadro almıştı. Her birimize bir oda vermişlerdi. Çok mutluyduk. Kar yağdığı zaman kızaklar çıkardı, şehre inerdik. Akşamları bazı kahvelerde hikayeler anlatılırdı. Saz çalınıp türkü söylenen yerler vardı. Hoca olduğumuzu bildikleri için bize çok saygı gösterirlerdi. Binalar yapılınca üniversiteye yerleştik. Her birimize birer lojman verdiler. Yalnız kalıyordum, arada annemle babam yanıma geliyordu. Yine yanımda oldukları bir dönemde Günay da İstanbul’dan geldi ve bombayı patlattı.

Bomba ne?

“Bana Amerika’dan, Los Angeles’ten bir teklif geldi fakat Ali Nihat Hoca gitmeme sıcak bakmadı. Sen gitmek ister misin?” dedi.

O pozisyondan nasıl haberi olmuştu?

Fahir Hoca sayesinde. Fahir Bey çok usta bir hocaydı. İngiltere’den gelmişti. Bir İngiliz leydisiyle evliydi. Çok siyasi bir adamdı. Şapkasını, bastonunu alıp yola çıktığında bilirdik ki bir sorun var, onu halledip dönecek. Şartları öyle bir oluştururdu ki kimsenin ruhu duymazdı. Günay bana teklif edince hiç düşünmeden kabul ettim. Davet İstanbul Üniversitesi’nden hocamız olan Janos Eckmann’dan gelmiş, ikimizden birini istiyormuş. Günay gidemeyince ben gittim. İngilizce bilmiyorum ama işin tuhafı gidinceye kadar hiç aklıma gelmedi bu. 1963’te üniversiteden izin aldım. Amerika’ya gitmek üzere İstanbul’a Günay’ların yanına gittim. Uçak bileti alacak param yok. Şileple gitmeye hazırlanıyorum. Bir gün Mehmet Caferoğlu Günay’la konuşurken benim ne yaptığımı sormuş. Günay, Amerika’ya gitmek için hazırlandığımı, uçak bileti alacak param olmadığı için şileple gideceğimi söyleyince “Olur mu öyle şey! Bilet parasını ben vereceğim, siz bana ödersiniz.” demiş. Çok cömert biriydi. Caferoğlu’nun teklifini Fahir Hoca’ya söyledik, hemen duruma el koydu.

Babalık yapmışlar size…

Evet, kesinlikle. Ama okuyan kız çok nadirdi. Fahir Hoca burs için bir Amerikan kurumuna başvurdu. Beni imtihan edecek hanımı buldu ve ona “Bu çocuk Amerika’ya gidiyor ama orada Türk edebiyatı okuyacak. Farsça ve eski Türkçe ile çalışacak. Henüz İngilizce bilmiyor, şu anda bilmesi de gerekmiyor. Bu bursu ona verin” dedi. Hakikaten de verdiler. Öylece yola koyuldum. Uçak Amerika’ya doğru havalandı. Bereket yanımda İngilizce bilen bir Türk doktor oturuyor. New York Havaalanı’na indik. Kontrol sırası bana geldi, görevli evraklarımı istedi. Benim evraklar yok.

Nerede evraklar?

Bavulumda! Herkes bagajlarını almış, ben bilmediğim için bavulum dönmüş dönmüş sonra ambara kaldırmışlar. Doktor durumu izah etti. Yanıma Amerikalı bir delikanlı verdiler, birlikte ambara gittik. Bavulu bulduk, evrakı verdim. “Nereye gideceksin?” dediler. Los Angeles’e. Amerikalılar birbirlerine baktı. New York Havaalanı şehir kadar büyük. Her eyalete kalkan uçağın binası farklı. Yanıma yine birini verdiler. Çocuk beni götürdü, hostese teslim etti. Akşam üzeriydi, sabaha kadar uçtuk. İndiğimizde hava aydınlanmıştı. Bekleme salonuna gittim ama şimdi ne yapacağım? Bir de baktım ki bir adam, elindeki koca levhada adım yazıyor; Gönül Alpay. Gittiğimi biliyorlar mı? Ben o kadar önemli biri miyim? Çok şaşırdım. Adama doğru yürüdüm. Üzerinde bermuda şort, ayağında sandalet var. Gömleğinin yakası açık. Bizimkiler yirmi dört saat kravatlı, ceketli dolaşır. Yadırgadım bu rahatlığı. “Fahir Bey haber verdi, Andreas Titze adamını gönderdi herhalde” diye düşündüm. Yarım yamalak İngilizcemle “Ben Gönül Alpay’ım” demeye çalışırken Titze berrak bir Türkçeyle konuşmaya başladı. Bizzat kendisi gelmiş. Beni evine götürdü. Kapıyı açtık, bir Türk evi. Bütün çocuklarının isimleri Türkçe. Eşi Süheyla Hanım çok güzel bir sofra hazırlamış. Süheyla Hanım Titze’ye Ali diye hitap ederdi.

Onlarla mı kaldınız?

Hayır! Yemekten sonra beni kalacağım yurda götürdüler. Çok lüks bir yer. Seneler sonra Harvard’daki yurtları görünce beğenmemiş, “İstanbul gibi, berbat!” demiştim. Los Angeles dünyanın en lüks şehirlerinden biri. Odamda telefon, televizyon, çalışma masası, kütüphane falan vardı. Üç kız kalıyorduk. Bir İranlı, bir Amerikalı ve ben. Üniversitede Janos Eckmann’la çalıştım. Türkiye’den gitmişti. Günay’ı da beni de çok severdi. Bir de Farsça hocam vardı, Emir Benani. Çok iyi öğretti Farsça’yı.


Gönül Tekin

İngilizce’yi ne yaptınız?

Yabancı öğrencileri, ne kadar İngilizce bildiklerini görmek için imtihana aldılar. Kağıtlar dağıtıldı, ben anlamadım ki cevap vereyim. Yapacak bir şey yok. Kendi kendime söylenip duruyorum; “Ne cesur kızmışsın sen, bir şey biliyormuş gibi çıktın geldin buralara” diye. Ama iş işten geçti. İngiliz filolojisinden bir hoca yaptı imtihanı. Boş kağıt verdim. Üç ay sonra bize bir kompozisyon ödevi verdiler.

Yazabildiniz mi?

Hem de çok güzel bir metin yazdım. Ne kadar güzel öğretiyorlardı biliyor musunuz? Sabah erken saatlerde iki saat ders yaptıktan sonra bütün vaktin laboratuvarda geçiyor. Telaffuz çalışmaları, tekrarlar... İnanılmaz bir hızla öğrettiler. Üç ay sonra yazdığım kompozisyonda Aydın’daki evimizin taraçasını, asma bahçemizdeki salkım salkım üzümleri, ay ışığının altında yıldızları izlemeyi ne kadar sevdiğimi falan anlattım. Hoca bayılmış. Kapıdan çıkarken kolumu tuttu, “Bu kadar kısa sürede nasıl öğrendin? Senin boş kağıdını gördüğüm zaman nasıl öğrenecek diye endişe etmiştim.” dedi. Orada olduğum süre boyunca İngilizce bölümünün bazı derslerine ve edebiyat eleştirisi derslerine de katıldım. Amerika’da doktora alabilmek için sahanda üç yabancı Batı dili ve üç Doğu dili bilme şartı var. Hepsini öğrenmek on sene sürer. Onun için doçentlik yoktur orada. Yaptığın yayınlara göre doktoranı verdikten dört, beş sene sonra profesör olursun.

Siz hangi dilleri öğrendiniz?

Benim durumum biraz farklı. “Bu çocuk Türkçe biliyor, Türkçe yabancı dildir. Ayrıca Farsça ve Arapça biliyor.” dediler. Arapça dersi almıştım ya, güya biliyorum. Sertifikam yeterli oldu.

Ya Batı dilleri?

“İngilizce onun yabancı dili. Farsçası var, bir de Rusça alsın” dediler. İki buçuk sene Rusça dersi aldım. Eğitimin sonunda Rusça bir kitabı İngilizce’ye çevirmem gerekiyordu. Bir tarih kitabını çevirdim ve öylece mezun oldum. Ama bugün sorun, hiçbir şey hatırlamıyorum. Kullanmadım çünkü. Janos Eckmann’la Çağatayca ve Özbekçe çalıştım.

Doktora döneminde mi öğrendiniz bu dilleri?

Türkiye’de Çağatayca dersi almıştık. Orada devam ettim. Modern Özbekçe de Çağatayça’nın modernleşmiş halidir fakat çok değişmiştir. Bu dillerde o kadar ilerledim ki Harvard’da ders verdim. İyi öğrettiler, hâlâ da bilirim. Amerika’dan döndüğümde Özbek edebiyatı alanında tez yazmak istedim. Mecmualardan adresler bulup Özbekistan’daki kitapçılara mektup yazdım. Maalesef o mektupların hepsi Türk postanelerinde kaldı. Bir de beni Komünist diye etiketlediler. Bir faydası o oldu. Dolayısıyla tezimi o konuda yazamadım ve Özbekçe ve Çağatayca hocası olamadım.

1960’larda Amerika’da Türkoloji’ye ilgi nasıldı?

Los Angeles’te çok kuvvetliydi ilgi. Üniversitesinin çok zengin bir Türkoloji kütüphanesi vardı. Hocalarımız da çok iyiydi. Okula gittiğim ilk günlerden birinde, sekreterin odasında dünyaca ünlü Avusturyalı sanat tarihi hocası Gustave Edmund von Grunebaum’la karşılaştım. Herkesin çok saygı duyduğu, çekindiği bir hoca. Zaten İngilizce bilmiyorum, onun karşısında bildiğimi de unuttum. Bir şeyler sordu, cevap veremedim. Janos Eckmann’a “Ne biçim bir öğrenci almışsınız. Tek kelime konuşmuyor.” demiş. Allah’tan Hoca beni savunmuş ve “Birkaç ay sonra alışınca gör sen onu” demiş. Dediği gibi oldu, çok çalıştım ve bütün derslerimi dönemlerinde verdim ama saçlarımı da orada döktüm. Birinci sene böylece bitti. Amerikalı oda arkadaşım Luis yaz tatilinde beni evlerine davet etti. Hollywood’a çok yakın bir yerde yaşıyorlardı. Amerikan Yahudisi bir aile, çok ahbapları vardı. Her gün davetlere gidiyor, evde misafir ağırlıyorlardı. Yaz boyu gezdik, dolaştık. Alışveriş yaptık. Yaz sonunda okulun sekreterinden bir telefon aldım. “von Grunebaum ve eşi okulunuz bitene kadar sizi evlerinde misafir etmek istiyor.” dedi.
Neden?

Arka planını sonradan öğrendim. Büyük kızları ailesinin izni olmadan Amerikalı biriyle evlenmiş. Adam aristokrat değil. Laymen diyor onlar, sıradan vatandaş. Aristokrat değilsen doktor da olsan laymen’sin. Bunlar asil bir aile. Von, Almanların lordluk unvanı gibi bir şey. Muazzam zenginlerdi. Kız evden ayrılınca annesi çok üzülmüş. Odası boş kalmasın diye yerine bir öğrenci almaya karar vermişler. Nasıl hayır diyeceksin. Peki dedim.


Gönül Tekin

Neden sizi seçmişler?

Von Grunebaum okuldaki hocalara sormuş. İyi karakterli, namuslu bir kız istemiş. O yıllarda Amerika’da müthiş bir ahlaki çöküntü yaşanıyordu. Her ağacın altında bir çift yatar, etrafta kimse yokmuşçasına serbestçe hareket ederlerdi. Onun için referanslı bir öğrenci aramışlar ve herkes beni söylemiş. Benim tek yaptığım ders çalışmak. Aynı anda üç lisan öğreniyorum. İngilizce, Farsça ve Rusça. Bir yandan da Titze’yle araştırmalar yapıyorum. Velhasıl teklifi kabul ettim ve gittim ama ilk gece ağladım.

Neden?

Beni misafir ettikleri oda, giden kızları Vanessa’nın odası. Halı beyaz, perde beyaz, her yer beyaz kadifeyle döşenmiş. İnanılmaz bir lüks. Nasıl rahat edeceğim o ortamda! Başıma gelene bakın. “Ne yapacağım bu odada?” diye ağladım.

Ne yaptınız peki?

Valla zamanla alıştım. İlk zamanlar zorlandım ama sonra çok güzel geldi. Ailenin küçük bir kızı daha vardı. Evde her şey saatliydi. Sabah 08:30 – 09:00 arası kahvaltıya oturulacak. Her gün tabağının yanına bir kağıt konuyor. Ev halkının günlük programı yazıyor o kağıtta. Kim nereye gidecek? İşi kaçta bitecek? Eve ne zaman gelecek? Hepsi yazıyor. Beni okuldan bir araç alıyor. Geldikten sonra kıyafetlerini değiştirip saat 19:00’da akşam yemeği için masaya oturacaksın. Herkes akşam yemeği için kıyafet değiştirirdi. Yemek seramoni eşliğinde büyük bir ciddiyetle yenir ve sonra herkes odasına çekilir. Akşam yemeğinden bir saat önce von Grunebaum bize piyano çalardı. Yaz ve kış bahçeleri olan, havuzunun suyu elektrikle ısıtılan inanılmaz lüks bir evleri vardı. Ömrümde görmediğim çiçekler vardı bahçelerinde.

Rahat uyum sağladınız mı?

Başlarda biraz zorlandım tabii. Doktora arkadaşlarım von Grunebaum’dan bir cumartesi akşamı beni dışarı çıkarmak için izin istediler. Gece 12:00’den önce getirmeleri şartıyla tamam dedi. Ama oyunlar, eğlenceler vakit nasıl geçti anlamadık. Neyse bir ara akıllarına geldi beni alıp götürdüler. Saat gece yarısını geçeli epey olmuş, Kapıyı von Grunebaum açtı. Elbiselerini bile çıkarmamış, bekliyor. Hepimiz o kadar utandık ki, hiçbir şey demesine gerek kalmadı. Bir daha geç kalır mıyım ben o eve. Aristokratlar çocuklarını böyle terbiye ediyorlar. Zamanla çok iyi bir ilişki kurduk. Geç saatlere kadar çalıştığımda sabahları beni ikaz eder, dinlenmem gerektiğini söylerdi. Evlerinde on beş günde bir davet olur; kontlar, lordlar, asilzadeler o davetlerde bir araya gelirdi. Her davet için bir tane kızlarına bir tane de bana elbise yaptırılırdı. Türkiye’ye iki valiz dolusu elbiseyle geldim. Misafirler geldiği vakit evin küçük kızı Claudia ve benim bir arada bulunmamız yasaktı. Misafirlerle ilgilenmemiz, onlarla sohbet etmemiz gerekiyordu. Davetten önce bizi misafirler hakkında bilgilendirirdi. “Lord bilmem kim Afrika’dan döndü. Ona Afrika hakkında soru sorun. Filancanın merakı şudur, o konularda sohbet edin. Çok konuşmayın, karşınızdakini dinleyin. Kendinizden asla bahsetmeyin.”

Bu ortamdan sonra Türkiye’ye döndüğünüzde zorlandınız mı?

Hem de nasıl! Babamı pijamayla gördüm diye ağladım. Halbuki eskiden de görürdüm. Sokaklardaki insanlar, konuşmalar, yollara tükürmeler. Asla intibak edemedim. Bazı şeyler var ki hâlâ çok dokunuyor bana.

Kaç yıl kaldınız Amerika’da?

Üç sene kaldım. Von Grunebaum Türkiye’ye dönmemi istemedi. Atatürk Üniversitesi’ne bir mektup yazıp doktora sonrası Amerika’da kalmama izin verirlerse uygun şartlar olduğunda bir doktora öğrencisi daha alacağını vaadetti. Ama “İhtiyacımız var, ders vermesi gerekiyor” diyerek reddettiler. Mecburen geri döndüm. Ve o sene bana tek bir ders bile vermediler. Koridorlarda “Erkeklerin yerini alıp Amerika’ya gittin!” diye bağırdılar arkamdan. Halbuki davet bize gelmişti.

Tezinizi orada mı yazdınız?

Hayır. Bütün doktora derslerini Amerika’da aldım. Atatürk Üniversitesi dönmemi isteyince Amerika’daki hocalarım, “Bu sahanın en yetkin ismi Ali Nihat Tarlan. Tezini onunla yazacaksın!” dediler. Geldim, Ali Nihat Hoca’yla konuştum. Üniversiteye yazdı, mecburen kabul ettiler. Hayatım boyunca Ali Nihat Hoca kadar ince bir insan tanımadım. Koridorun bir çaycısı vardı, Çeşminur Teyze. Saray’dan çıkma, yaşlı bir kadındı. Herkes saygı gösterirdi fakat Ali Nihat Bey’in tavrı bambaşkaydı. Çeşminur Teyze odanın kapısını açtığı anda Ali Nihat Bey ayağa kalkar, koşar ve elinden kahvesini alırdı. Saygının bu derecesini kimsede görmedim. Bektaşi babasıydı, aldığı o terbiye her halinden anlaşılırdı. On beş sene boyunca onunla çalıştım. Amerika’ya gittikten sonra da Türkiye’ye geldikçe arar “Hocam geleyim mi?” derdim. “Sana günaha girme mi dedim evladım” diye cevap verir, bahçede oturur uzun uzun çalışırdık.

Tezinizi yazdıktan sonra İstanbul’da mı kaldınız?

Hayır Atatürk Üniversitesi’ne döndüm. İonna Kuçuradi de Erzurum’a gelmişti, ikimiz aynı evi paylaşıyorduk. Öğrenci olayları başlamıştı. İonna Rum olduğu için sık sık tehdit alıyordu. Orada olduğumuz son iki sene boyunca eve dönerken İonna’yı kollamak için arkasından yürüdüm. Rektörümüz de İonna’nın tehdit aldığını öğrenmişti. Hacettepe Üniversitesi kurulunca oraya rektör olarak atandı ve İonna’yı da yanına aldı. Ben de zor bir dönemden geçiyordum. Hastaydım, orada kalabilecek durumda değildim. İstanbul’a geldim, Park Otel’de Fahir Bey’le karşılaştık. Halimi görünce, “Erzurum’da kalamazsın artık” dedi. Şapkasını taktı, bastonunu aldı Ankara’ya gitti. Benim naklimi de Ankara’ya aldılar.


Gönül Tekin

Ne zaman geçtiniz Hacettepe’ye?

1970’de geldim, 76’da ayrıldım.

Amerika’dan döndükten sonra daha çok hangi alanlarda çalıştınız?

Özbekçe çalışmak istemiştim olmayınca Eski Türk Edebiyatı’na döndüm. Doçentlik tezi ararken Çengnâme dikkatimi çekti. “Faruk Timurtaş Hoca çalışıyor” dediler. Uzun zamandır çalışıyorum diyormuş ama ses çıkmamış. İstanbul’a gidip Hoca’yla görüştüm. Hâlâ çalışıyor mu, öğrenmem lazım. “Artık ilgilenmiyorum” dedi. Başladım, okudukça ilgim arttı. Daha ne Mezopotamya ne Babil biliyorum. Ne Mısır mitolojisinden haberim var. Çözemediğim sorular çıktı karşıma, işin içinden çıkamıyorum. Onları çözmek için Amerika’ya gitmem, Harvard Üniversitesi Kütüphanesi’nde bir Yahudi Ansiklopedisini okumam gerekiyormuş.

Amerika’ya gitmeden tezinizi yazdınız değil mi?

Bir kere yazdım, Abdülkadir Karahan yüzünden reddedildi. Senatoya mektup yazıp komünist olduğumu, tezimi reddetmelerini söylemiş.

Komünistlik Özbekistan’dan kitap isteme meselesinden mi kaynaklanıyor?

Evet. Doçent olamadım haliyle. Bir defa daha sınava girdim. Bu sefer de bölüm başkanı Şükrü Elçin’i “Ankara’da bu kıza fırsat verirseniz iki çocuğunu da kaçırtırım” diye tehdit etmiş. Fahir Bey’e de “50 lira verip seni sırtından bıçaklatırım” demiş. Fahir Hoca “Çok ucuz olmadı mı” diye dalga geçmişti. İkinci deneme de olmayınca doçent olamadan Amerika’ya gittim. Şinasi Bey zaten oradaydı.

Şinasi Bey neden gitmişti Amerika’ya?

Almanya’da beraber çalıştığı Hocası Amerika’ya gidince yanına, Harvard’a istemiş. Öylelikle gitti.

1976’da Amerika’ya, Harvard’a gittiniz. Orada hangi dersleri verdiniz?

Özbekçe, Çağatayca ve Türkçe dersleri verdim. Emekli olana kadar böyle devam etti. Kendi branşımda çalışmadım orada. Derslerde şiir geçtiği zaman çocuklar merak ederdi, o zaman anlatırdım tabii. Klasik Türk edebiyatı çalışmayı özlüyordum ama bir yandan da insanların aynı imajları, aynı ifadelerle söylemiş olması bize yeni bir şey söyleme imkanı bırakmıyordu. Ben o yeni bir şeyi bulmak istiyordum. Bu edebiyatın kökenine inmek ve bu imajların nereden geldiğini anlamak istiyordum. Çalıştıkça edebiyatımızın kökeninin mitolojiye dayandığını, imajların ancak mitolojiyle ilişkilendirilerek anlaşılabileceğini gördüm. Divan edebiyatını beğenmeyenler neyi eleştirdiklerini bilmeden konuşuyorlar. Bunu göstermeye çalıştım.

Muvaffak oldunuz mu sizce?

Yazdım ama bilmiyorum. Birilerine anlattım herhalde ki gelip “Sizinle çalışmak istiyoruz” diyen öğrenciler oluyor.


Gönül Tekin

Journal of Turkish Studies dergisini uzun yıllar Şinasi Bey’le birlikte çıkardınız. Dergi ne zaman çıkmaya başlamıştı?

Doktora sonrası Amerika’dan döndükten sonra Hacettepe’ye gittim. O sırada Şinasi Bey de gecikmiş askerliğini yapmak üzere Türkiye’ye gelmiş. Misafir Hoca olarak da Hacettepe’de ders veriyormuş. Haberim yok ama. Harvard’da bildiğim Şinasi Bey bir sabah Hacettepe’de çıktı karşıma. Bir arkadaşımla paylaştığımız odaya onu da verdiler. Üçüncü bir masa konuldu. Ama bir sorun var; sürekli bizden bir şeyler istiyor. Onun için araştırma yapmaktan kendi işlerimize vakit ayıramıyoruz. Arkadaşımla bir anlaşma yaptık ve okula dönüşümlü gitmeye başladık. Mutlu bir evliliği var sanıyorduk oysa çok zor bir dönemden geçiyormuş. Ucuz bir otelde kalıyordu, cebinde parası yok. İonna maaşlarımızın bir kısmını Şinasi Bey’e vermemizi teklif etti. İkimiz destek olmaya başladık. Ara sıra bizi yemeğe götürüyordu. O zaman öğrendik ki Journal of Turkish Studies’i çıkarmak istiyor ancak eşi, “Bizim rızkımızı kitaplara mı vereceksin” diye kabul etmiyormuş.

Maliyeti Üniversite karşılamıyor mu?

Hayır, kendimiz çıkarıyoruz yıllardır. Harvard öyle çalışır, çok cimridir. Çalışanlarına, çok az para verir. Ama emekliliği çok avantajlıymış, Şinasi Bey’in emekliliği konuşulmaya başlanınca öğrendim. Hocaların primlerini işletiyor, emekli olurken de beklenenin çok üstünde ikramiye veriyormuş. Şinasi Bey emekli olmadan vefat etti, buna rağmen bize de yüklü bir ödeme yaptılar. Ben yarısını mahvettim o ayrı.

Neden?

Türkiye’ye geldim. Meğer oradan ayrılırsanız Amerika paranın üçte birini alıyormuş.

Amerika’dan ne zaman ayrıldınız?

Şinasi Bey 2004’te vefat etti. İzin için Türkiye’ye gelmiştik. Çok ani bir kayıptı, benim için büyük bir yıkım oldu. Bir gün bile hasta olduğunu bilmedim. Ölüm sebebi kalp dediler. Amerika’ya gidince doktorunu ziyaret ettim, “Şinasi Bey’in kalp hastalığı yoktu” dedi. O yaşlardaki erkeklerde pıhtı atması çok görülürmüş. Doktoru o sebepten vefat ettiğini düşündü.
Oğlumuz Durali üniversite öğrencisiydi. Onu bırakamayacağım için biraz daha kaldım.

Şinasi Bey nasıl bir eş ve arkadaştı?

Otuz sene beraber yaşadık. Bir kere bile kavga etmedi benimle. Tek kelime kötü söz söylemedi. Annem bana, “Sen cadısın, kavgasız bir hayatın varsa bu adam sayesinde” derdi. Eşi boşanırken bütün parasını almış, Şinasi Bey’i beş parasız bırakmıştı. Harvard’da hocaydı ama Boston’da Müslüman zencilerin yaşadığı izbe bir mahallede yaşıyordu. İnsanların girmeye korktuğu tekinsiz bir muhitti. Orada da rahat durmamış isteyen herkese Kur’an okumayı öğretmiş, imamlık yapmış. Ben gidene kadar öyle yaşamıştı. Hiç tanımadığı birinden bir mektup geldi diyelim, bir kaynağa ulaşamamış, kitabı bulamamış. Hiç üşenmez, sayfalarca yazar gönderirdi. O kadar güzel ve disiplinli çalışırdı ki. Daha misafir öğretim üyesi olarak Hacettepe’ye gelmeden önce Harvard’da Sources of Oriental Languages and Literatures (SOLL) adında bir seri başlatmıştı. Türk İslam edebiyatına ait eserler, edisyon kritikleri, çeviri yazıları ve tıpkı basımlarıyla bilim dünyasına sunuluyordu. Bu yayının haberi Türkiye’ye ulaştığında insanlar, “Bir insan kendisini bu kadar büyük zahmete niye sokar” diye düşünmüştü. Şinasi Bey yorulmak bir yana SOLL’e bir de Türkoloji dergisi eklemeyi hayal ediyordu. Askerliğini tamamladıktan sonra 1976’da Amerika’ya döndü. Ben de üç yıl sonra Hacettepe’den istifa etmek mecburiyetinde kaldım, Amerika’ya giderek Şinasi Bey’le evlendim.

Nasıl bir kütüphanesi vardı?

Zengin bir kütüphaneydi tabii. Amerika’da olduğumuz için çoğu İngilizce ve Batı dillerinde kitaplardan oluşuyordu. Türkiye’ye geldikçe sahaflardan da kitap alıyorduk. Raif Yelkenci vefat edince yazmalarının mühim bir kısmını Şinasi Bey aldı. Amerika’ya götürdük onları ama vefatından sonra kütüphanesindeki on bin kitabı vasiyeti üzerine Türkiye’ye getirdim. Koç Üniversitesi aldı o koleksiyonu. Ben de 2008’in sonlarında Türkiye’ye döndüm.

Türkiye’ye döndükten sonra neler yaptınız? Üniversitelerde ders verdiniz mi?

Eserlerimin bir kısmını o tarihten sonra yazdım. Yeminliyim, Türkiye üniversitelerinde çalışmam! Bana yapılanlardan ötürü bir daha Türkiye’deki üniversitelerde çalışmamaya karar vererek gitmiştim zaten. Dönüşümde de bu kararımdan dönmedim. O kadar kötü muamele ettiler ki, hiç düşünmedim geri dönmeyi. Hem önüme koyulan engeller hem de burada kaynaklara erişemediğim için çalışmalarımın çoğunu Amerika’da yaptım.

Şu sıralar nelerle meşgulsünüz?

Ab-ı Hayat’ın üçüncü bölümünü yazıyorum. Bundan sonrada kalemimi durduracağım. Artık 87 yaşındayım. Öğrencilerimle çalışmalarım devam ediyor. Ona devam ederim ama oturup da sistematik bir şekilde yazı yazmak benim için çok zor artık. Yapabilirim ama artık istemiyorum.


Söyleşi: Ayşe Adlı
Fotoğraflar: Bahtiyar İstekli
İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.