Bir hurdacının genlerini taşıyorum!

Ocak 2017

Biz Osmantan Erkır'ı ulusal televizyonlara yaptığı büyük çaplı prodüksiyonlardan tanıyoruz. Popstar Alaturka, En Zayıf Halka, Kim 500 Milyar İster gibi pek çok yapımda imzası var. Ancak bu kadar göz önünde olmasına rağmen hiç bilinmeyen bir yönü daha var Erkır'ın. O, aynı zamanda iyi bir koleksiyoner.


Osmantan Erkır


Osmantan Erkır, uzun yıllardır kamuoyunun yakından tandığı bir isim. Genç yaşına rağmen tiyatro ve dizi oyunculuğundan Kim 500 Milyar İster, Popstar Alaturka gibi büyük çaplı organizasyonların yapımcılığına, program sunuculuğuna uzanan sahalarda önemli başarıları var. Ancak son yıllarda, bütün bu popüler işlerle pek de ilgilenmeyen çevrelerde de anılıyor Erkır'ın ismi. Sahaf dükkanlarında ya da müzayede salonlarında karşılaşabiliyorsunuz kendisiyle. Kısa bir süre önce televizyon koleksiyonunu Koç Müzesi'ne bağışladığı haberi basına yansıdı. Bu, Osmantan Erkır'ın fazla bilinmeyen koleksiyonerliği ile ilgili küçük bir detay sadece. Erkır, lise yıllarında başladığı, son yıllarda ciddi bir zaman ve bütçe ayırdığı birden fazla koleksiyona sahip. Hobi olarak başlasa da giderek hayatında daha fazla yer işgal eden bu merak, Osmantan Erkır'ın kendi geçmişiyle ve hayatla yeni bir ilişki kurmasının da yolunu açmış gibi görünüyor...

Popüler bir sima olmanıza rağmen çok bilinmeyen bir yönünüz var! Aynı zamanda koleksiyonersiniz. Bu kimliğiniz sizin için nasıl bir anlam ifade ediyor?

Anlamı çok büyük. Benim için çok değerli, huzur bulduğum bir alan. Hatta bazen işimin önüne geçmeye başladığını düşünüyorum. Kafam o kadar çok o tarafa gidiyor ki...

İlginizin ilk işaretlerini ne zaman farketmeye başladınız?

Annem antikaya meraklıydı. Küçükken beni antikacılara götürürdü. Oralarda mutlu olduğumu hatırlıyorum. Ama koleksiyonerlik, bir şeyleri toplamaya başlamak, bir konu hakkında toplamaya başlamak zannediyorum üniversitenin ilk ya da lisenin son yıllarına denk geliyor, 90'ların başı. Rahmetli Mehmet Ali Birand'ın Demirkırat belgeselinden çok etkilenmiştim. Onu izledikten sonra içimde kendiliğinden o dönemi araştırmak, daha çok şey okumak, görsel bir şeyler toplayabilmek isteği oluştu. Belgesel yayınlandı, seyrettim. Ve ilk defa Beyoğlu'nda sahaflara geldim. Adnan Menderes'in fotoğraflarını arıyordum. Sahafları keşfettim böylelikle. Zeki Müren'i çok severim, onun taş plaklarını, fotoğraflarını gördükçe onları da toplamaya başladım.

Yakın çevrenizde bu merakı destekleyen kimse var mıydı?

Bende her zaman kendi geçmişimle ilgili şeyleri atamama durumu vardı. Hatta evde küçüklüğümden beri benimle 'çöpçü' diye dalga geçerler. Yıllar sonra bir şey keşfettim. Biz Ankara'dayken dedem, babamın babası İstanbul'da yaşıyordu. Hem mesafe, hem de ilişki olarak çok yakın değildik. Bir kaç yıl önce öğrendim ki dedem ve onun abisi, rahmetliler, hurdacılık yapmışlar. Hurdacı ruhsatları varmış! Perşembe Pazarı'nda tezgah açıyorlarmış! Eskiye meraklı olduğunu duyardım ama hurdacılık meselesini 3 - 4 sene önce öğrendim. Duyunca "Aa!" dedim. "Bana hiç bir şey söylemeyin. Genlerimde var hurdacılık, eski toplamak!" Yani ben legal olarak bir hurdacının genlerini taşıyorum. Mesleğe dönüştürmedim ama hobi olarak büyük bir hurdacıyım.

Dedenizden size devreden herhangi bir şey oldu mu?

Bir eski saat... Abisiyle beraber bir dönem hurdacılık yapmış ama Devlet Demir Yolları'nda kimyagermiş esasında. Ondan kalan bir köstekli Devlet Demir Yolları saati var.

Menderes ve Zeki Müren'le başlayan koleksiyonerlik nasıl devam etti? Sonrasında neler topladınız?

Babam eski bir tiyatrocu, daha sonra TRT'de çalıştı. TRT yıllarının sonlarına doğru rahmetli Gazanfer Özcan ve Gönül Ülkü'yle ortak oluyorlar. Şu anda bizim de devam ettiğimiz STR Film Yapımcılığı kurup Kuruntu Ailesini yapıyorlar. Artık İstanbul'a taşındık ve ben çekimlere gidip geliyorum. Etrafımda çok önemli, büyük oyuncular var. Gazanfer Özcan, Gönül Ülkü, Adile Naşit, Erol Günaydın... Darü-l Bedayi'nin son yıllarına yetişmiş insanların arasında yıllarım geçti.

Kaç yaşındasınız o yıllarda?

12 - 13'te başladım ve o ortamda büyüdüm. Onları görüyorum etrafımda ama daha ilgim yok! Babamla ortak oldukları için beraber kullandıkları ofise ben de gidip geliyorum. Birgün çekmecede eski bir afiş gördüm. Gazanfer Özcan'ın gençliğinde katıldığı bir kumpanyanın afişi. Hâlâ duvarımda asılı. Koleksiyonumun ilk afişi. Çok hoş bir kadro, Vahi Öz de var aralarında... Beni kağıt olarak ilk etkileyen şey o oldu. O sararmış, yıpranmış, sertleşmiş kağıt... Onunla beraber afişler ilgimi çekmeye başladı. Ya da sahneyle ilgili her türlü efemera. Tabii ki Türkiye'yle sınırlı! Zamanla gazinolar, gazino afişleri ilgi alanıma girdi. Menderes hakkında yazılmış bir kitabın arasından bir gazino afişi çıkmıştı. Gördükçe onları da almaya başladım. Bu tür şeyler çok saklanmamış ne yazık ki. Pek değerli görülmemişler. Afiş, broşür, ilan... Hiç korunmamış. O yüzden az. Yıllar boyu buldukça aldım. Hâlâ çıkınca kaçırmıyorum.

İlgi alanınız sahne sanatlarıyla mı sınırlı?

Hayır tabii. Zamanla ipin ucu kaçtı... İş sadece kağıtla kalmadı. İngiltere'de sinema televizyon okudum. Oradaki antika pazarlarına falan da gider oldum. Pazarlarda çok güzel eski televizyonlar görüyordum. Öğrenci paramla alabildiğim kadar 40'lı, 50'li yılların televizyonlarını almaya başladım. Sonra Türkiye'de de devam ettim. Zaman içinde 15 tane kadar televizyonum oldu. Onların büyük bir bölümünü Koç Müzesi'ne bağışlıyorum. Müzede her şey var, televizyon yok. Benim de bir katkım olsun istedim.


Osmantan Erkır


Yıllardır sahaf çevreleriyle ilişki içindesiniz. Bu ortam size ne kattı, ne öğretti?

Her sahafla olmuyor ama mesleğin hakkını verenlerle, müşteri / esnaf ilişkisinin çok ötesine geçiyor diyaloğunuz. Benim adıma dostluğa dönüşen bağlantılarım oldu. Bahtiyar İstekli, Nedret İşli artık benim için sadece alışveriş yaptığım kişiler değiller. Yine çok sevdiğim Haluk Oral'la Nedret Bey'in ofisinde tanıştım. Hayatımda en sık görüştüğüm insanlardan bir tanesi şimdi Haluk Hoca. Bu ortamlarda en başta çok değerli dostlar edindim. Çünkü iyi bir sahaf; evet aranızda ticari bir ilişki var ama, kendi açımdan söyleyeyim, size öyle şeyler kazandırıyor ki... Bir kere başka yerde benzerine az rastlanır bir sohbet ortamı ve kalitesi. Size tanıttığı, tanıştırdığı, bulduğu öyle malzemeler oluyor ki bence parayla karşılığı yok! Sahaflardan öğrendiğim bir başka şey de şu; iyi bir sahaf çok şey görmüş geçirmiş oluyor. Bir kere çok okumuş, çok insan hayatı incelemiş, görmüş. Meslek hayatı boyunca milyonlarca fotoğrafa bakmış... Bence iyi sahafların çoğu çok dingin insanlar. Hayatın gelip geçici olduğunu, esasında bizim bütün bu kargaşamızın, kavgamızın, mücadelemizin lüzumsuzluğunun ya da hayatın bu kadar ciddiye alınmaması gerektiğinin farkındalar. Hayata daha iyimser, daha gülümseyerek bakıyorlar çoğunlukla. Onlarla vakit geçirince ben de rahatlıyorum. Huzur buluyorum, öyle söyleyeyim. O yüzden benim için sahaf dükkanlarında geçirdiğim vakit çok değerli.

Bu kadar anlam yüklediğinize göre sık ziyaret ediyor olmalısınız?

Ayırdığım vakit giderek artıyor. Çünkü orada olduğunuz süre boyunca bir şeyler duyuyorsunuz, dinliyorsunuz, okumaya başlıyorsunuz. Ve neticede sağlık ve imkan varsa hayatın olabildiğince iyi geçirilmesi gerektiğini idrak ediyorsunuz. Böyle olunca da bazı şeylere daha fazla vakit ayırmak, mutlu olduğunuz yerlere daha sık gitmek ve daha fazla kalmak istiyorsunuz. Bu konuda unutmadan söylemek istediğim bir şey var. Bence sahaflar, özellikle de iyi sahaflar kesinlikle korunmalı. Mesela festival yapılıyor. Bu festivallerin düzenlenmesini çok önemli buluyorum. Destekleyenleri yürekten tebrik ediyorum. Ama katılan sahaflardan para alıyorlar! Bu bence çok yanlış. Sanki bütün Türkiye buraya para yağdırıyor, acayip satışlar yapıyorlar! Keşke öyle olsa ama Türkiye'de kaç kişi sahaflardan alışveriş yapıyor ki! Sahaflar bu ülkenin kültürünü yaşatıyor. Onlar sayesinde bazı şeyler atılmaktan kurtuluyor. Hafızamızı koruyorlar.

Sahaf müşterisi olmak, yaşanmışlığa ve geçmişe kıymet vermek demek aynı zamanda. Bu duyarlılığınız koleksiyon yapmanın ötesine taşıdı mı sizi?

Kesinlikle! Neredeyse bir yaşama biçimine dönüştü bu duyarlılık. Çevremde yaşça biraz ileri birileri olduğunda hemen onlarla sohbet etmeye çalışıyorum. Elinde bir malzemesi varsa görmek istiyorum. Böyle kurduğum ilişkiler de oldu. Geçen Ocak ayında kaybettiğimiz çok değerli bir Tango sanatçısı vardı; Zehra Eren. İlk olarak Murat Bardakçı'nın, programında dinlettiği kayıtlardan duydum onu. Gerçekten muhteşemdi. Ondan sonra yeni arayışım Zehra Eren'le ilgili malzemeler oldu. 50'li yıllarda Radyo dergisinin ekinde çıkmış bir yazı dışında bir şey bulamadım. O dergiyi de NadirKitap.com'tan almıştım. TRT'de kayıtları vardı. Başvurduk ve dedik ki kayıtlarından albüm yapmak istiyoruz. Onların zaten böyle bir projesi varmış. Ama Zehra Eren hayatta mı bilmiyorum. Hiç bir yerde izine rastlamadım. 2 sene kadar önce bir arkadaşımla alakasız bir konuda konuşurken 'Eski bir tango sanatçısı var, Zehra Eren. Bir arkadaşım onunla röportaj yaptı!' dedi. Yaşıyormuş! Heyecanla aradım. Evine gittik. 1923 doğumlu, rahatlıkla babaannem olabilecek yaşta. Babaannem kadar yakın hissettim rahmetliye. Belki daha da yakın... Gider gelir olduk. Hiç albümü olmamış. Kocası çok kıskanç bir adammış, yaptırmamış. Sadece radyo kayıtları var. TRT eski kayıtlardan bir albüm yaptı. Kendisi de gördü o albümü. Çok tatlı bir şey daha oldu. Ben de stüdyoya soktum ve 2 şarkı da biz kaydettik. Bir de klip çektik ama onları göremedi.

Hobiniz işinizi besleyen bir alana da dönüştü yani...

Biraz öyle oldu, evet! Anlattıkça aklıma geliyor; yine yıllar evveldi. Hürriyet gazetesinde sanırım, bir haber gördüm. 'Atatürk'ün plakları kurtarılmayı bekliyor!' Atatürk'ün yurt gezilerinde kullandığı özel vagonda dinlediği taş plaklar varmış. Onlar Ankara'daki müzede duruyormuş. Haber pazar günü çıktı, ertesi sabahı zor ettim. Hemen aradım sabah. Zannediyorum ki plak şirketleri sıraya girdi. Görüştüğüm kişi 'Bir tek siz aradınız, bir de bir araştırmacı plakların listesini istedi.' dedi. Randevu alıp Ankara'ya gittim. 'Plakları albüm yapmak istiyorum. Elde edilen geliri de sizin belirleyeceğiniz bir vakfa bağışlayacağım.' dedim. Çok mutlu oldular. Cemal Ünlü'nün desteğiyle plakların hepsini İstanbul'a getirdik. Temizledik, dijital ortama aktardık. Bir seçki albümü yaptık. Hayatımda bu tip şeylere de vesile oldu yani. Herhangi bir maddi beklentim yok bunları yaparken. Tam tersi, cebimden harcıyorum ama mutlulukla yapıyorum.

Benzer ilgi alanlarına sahip koleksiyonerlerle ilişkiniz var mı? Birbirinizden haberdar mısınız?

Haluk Oral'la kendimi eş değer tutmam. Ondan çok şey öğreniyorum. Abi kardeş ilişkimiz var. O derecede samimi olduğum başka bir koleksiyoner yok. Ama tabii ki koleksiyoner dostlarım var. Arada sohbet ediyoruz. Fakat ne topladıklarını çok takip ettiğim söylenemez. Müzayedelere gidiyorum. Kim ne almış diye şöyle bir bakıyorum. Zaten çok dedikodusu da oluyor. Ben kısmet meselesine çok inanıyorum. O yüzden kaçırdığım bir şey olursa üzülmüyorum ya da çok anlık bir üzüntü oluyor. Bana geleceği varsa dönüyor, dolaşıyor, hiç beklemediğim bir yerden gelip beni buluyor. Ama kısmetimde yoksa çok basit bir şekilde gidebiliyor da.

Koleksiyon oluştururken nasıl bir yol izliyorsunuz?

Demin ucu kaçtı demiştim ya, ucu kaçtı! Benim koleksiyonlarım alan ve çeşitlilik olarak çok fazla. Fazlayı bilerek kullanıyorum. Daha dikkatli davranmak ve kısıtlamak gerekiyor ama güzel bir şey gördüğümde imkanım varsa dayanamıyorum. Tiyatro ve gazino afişlerinden bahsettim. Taş plaklarım var. Orada kendimce bir sınırlamaya gittim. Meddah, orta oyunu, operet gibi tiyatroyla ilgili plaklar toplamaya çalışıyorum. Çizim ve grafikle ilgili şeyler topluyorum. Kendi çapımda bir imzalı kitap koleksiyonum var. Orhan Veli'nin bütün ilk baskı imzalı kitapları var. Nazım Hikmet'ten bir iki tane var. Böyle devam ediyor. Öyle bir şey ki bu, bir yerde bir şey görüyor ya da okuyorsunuz. Ya da ilgi alanınızı bilen sahaflar size sürpriz parçalar gösteriyor. Bu yeni keşif sizi öyle heyecanlandırıyor ki kayıtsız kalamıyorsunuz. Böylelikle genişliyor çerçeveniz.

Osmantan Erkır

Hangi mecralardan alıyorsunuz?

Zaman içinde mecra da genişledi. Alabildiğim her yerden diyebilirim. Müzayedeleri takip ediyorum. Esnaflara gidiyorum. Antika pazarları... Ama en çok internetten alışveriş yapıyorum. Haftada en az bir iki kere NadirKitap.com'a bakıyorum.

Zaman içinde piyasayı tanımış olmalısınız. Aradığınız şeyler için istenen rakamları nasıl buluyorsunuz?

Alışveriş yapa yapa kafanızda bir rayiç oluşuyor. Paha biçebiliyorsunuz. Tekrar aynı sıfatı kullanacağım, işinin hakkını veren sahafların istediği fiyat, genellikle makul oluyor. Aldığım şeyler benim için paha biçilmez esasında. Ama tabii ki herkesin sınırları var. Karşınızda piyasayı sizden çok daha iyi bilen biri olduğunda zaten olması gereken rakamı söylüyor. Bazen sahafla pazarlık edildiğine şahit oluyorum. Bu beni rahatsız ediyor. Bu adamlar çok önemli bir hizmet yapıyor. Kazıklanma tabii ki ama bu kadar da öldürme! Benim düşüncem şu: Ben en fazla haftada bir yapıyorum bu alışverişi, karşımdaki adamsa gün içinde defalarca aynı ilişkiyi yaşıyor. O benim beğenip beğenmediğimi, samimi olup olmadığımı çok iyi anlıyor zaten. İşi o! O yüzden karşımdakini aptal yerine koymayı çok aptalca buluyorum.

Alışverişte uyguladığınız taktikler yok öyle mi?

Hiç taktiğim yok! Bir bütçem var ve onun ötesini alamayacağımı biliyorum. O yüzden açık söylüyorum. 'Çok beğendim, bunu bilin!' Bilmesinde hiç sakınca yok. Çünkü alabileceksem zaten alacağım. O da rahatlıyor. Herkes açık. Esnaf da diyor ki 'Ben de şundan aşağı veremem.' Ortada anlaşabilirsek zaten anlaşıyoruz. Alamazsam da alamıyorum. Bugüne kadar açık olmanın hiç zararını görmedim. Pazarlık tatlı bir şeydir ama onu da tadında bırakmak lazım.

Kaçırdığınız için içinizde ukte kalan bir şey oldu mu?

Mutlaka olmuştur da şu anda hatırladığım bir şey yok. Fakat neden daha önce başlamadım bu işlere diye üzülüyorum. Eski müzayede katalogları görüyorum. Neler neler var, hem de ne fiyatlara! Farkında değilmişim. Evet uzun zamandır hep sevdim ama vaktim de yoktu. Fırsat oldukça oraya buraya gidiyordum ama müzayede takip etmek, bu tür dostluklar kurmak falan çok yeni benim için. Bu boyutta ilgilenişim son 3 - 4 yıl içinde oldu.

Piyasayı tanımak ve doğru alım yapmayı öğrenmek ne kadar zamanınızı aldı?

Ala ala öğreniyorsunuz. Bu camiada ona eğitim zayiatı diyorlar.

Sizde çok mu?

Bende de bayağı hasar var! Bu işe girip de; -bu kelimeyi kullanmak istemiyorum ama mecburum, yapacak bir şey yok!- kazık yemeden, bazı şeyleri değerinin üzerinde fiyatlara almadan öğrenemiyorsunuz. Esnafın bile aynı şeyleri yaşadığını duyuyorum. Bir şekilde ödenmesi gerekenden fazla meblağlar ödeyebiliyorsunuz. Ama şunu hep söylüyorlar; -ben de hak veriyorum- iki üç parçayı değerinin üstünde fiyata alırsın ama başka bir şey o kadar iyi bir rakama denk gelir ki diğerlerini unutturur. Yazılı kuralları yok bu işin. Üstelik bir insanın çöp dediği şey bir başkası için paha biçilmez olabilir. Kim, neye göre değer biçecek? Gördükçe, aldıkça ve gidip geldikçe mukayese yoluyla kafanızda bir rakam oluşuyor.

Tecrübeli bir alıcı olarak alışveriş yaparken nasıl bir yol izliyorsunuz?

Eğer bir konu üzerinde topluyorsanız bir süre sonra bazı şeylerin sürekli çıktığını görüyorsunuz. İlk zamanlar çok heyecanlanırken zamanla, 'Bu, demek ki o kadar da nadir bir şey değil!' demeye başlıyorsunuz. Ama bazen de öyle bir malzeme çıkıyor ki; ilk defa görüyorsunuz! Bir daha da büyük ihtimalle görebileceğiniz bir şey değil. O zaman işte tecrübe, doygunluk falan kalmıyor. Çok acayip bir his. Tarif edilemez bir heyecan! Nabzınız yükseliyor! Nasıl söyleyeyim, neredeyse aşk gibi bir şey! Çok güzel bir kadın ya da erkek gördüğünüzde hissettiğinize yakın bir duygu... Bir vurulma ânı! Böyle bir şey varmış. Ama siz hiç görmemiş ve duymamışsınız. Ya da hakkında bir sürü şey duymuşsunuz, yıllardan beri peşindesiniz. Bir anda karşınıza çıkıyor veya haberi geliyor! Geçen sene oldu. Bir arkadaş; "Orhan Veli'nin kendi elyazısıyla bir şiiri geldi, düşünür müsünüz?" dedi. Ne düşünmesi! "Hiç düşünmem!" dedim. Ama sonra ses kesildi. Haber bekliyorum, yok! Nihayet, "Bana söyleyen kişi başkasına satmış." dedi. Mesela orada çok üzüldüm. Ama yine dedim ki kısmet, demek ki daha değilmiş.

Koleksiyonunuzdaki parçalar arasında hikayesi olan şeyler var mı?

Kesinlikle var ama ne yazık ki yazmıyorum bu hikayeleri. Beni çok etkileyenlerden birini anlatayım size. 6 - 7 ay kadar önce beni daha önce internetten alış veriş yaptığım bir eskici aradı. "Elimde çok güzel afişler var, görmek ister misiniz?" dedi. "Seve, seve!" dedim. 30 - 40 tane gazino afişi. Tam aradığım şey. Aralarında Zati Sungur'un, Dümbüllü'nün falan yer aldığı afişler de var. Bir kadın; çalıştığı her yerden toplamış. Kendi afişleri, plakları, matbaa klişeleri... Çok etkilendim. Bir fiyat söyledi, konuştuk, anlaştık, aldım. Ama kadın hiç tanıdığım biri değil. Eve geldim, internetten kimmiş diye bir bakayım dedim. Ölmüş! Ve bu kadın ömrünün son günlerini köprü altında geçirmiş. Son fotoğrafında elinde benim aldığım afişler var... O kadar kötü oldum ki! Epeyce bir para vermiştim o afişlere. Acaba o para kadının eline geçse onu bir iki ay daha yaşatır mıydı? Ya da ömrünün son günlerini rahat geçirmesine yarar mıydı? Tanışsaydık benim ona bir katkım olur muydu? Kim bilir... Bu bana çok dokundu... İşin böyle hüzün verici ama içinde büyük hikayeler barındıran tarafları da var.

Koleksiyonlarınız neye dönüşecek? Bir planınız var mı?

Televizyonların bir kısmı Koç Müzesi'ne gidiyor. Ben hayattayken ya da benden sonra hepsinin müzeye verilmesini istiyorum. Afişlerin bır kısmını Popstar Alaturka'da dekor olarak kullandım. Hatta o afişlerde yakınlarını görüp benimle paylaşanlar oldu. Onlarla ilgili düşüncem bir sergi ve kitap hazırlamak. Meddah ve ortaoyunu ile ilgili Cengiz Kahraman'la bir projemiz var. Şimdilik böyle ama benden sonra ne olur?.. Hayat bu! Belki satmak zorunda kalırız falan ama öyle bir mecburiyet olmazsa benden sonra yine bir müzeye verilmesini isterim herhalde. Yıllardır birikiyor ve inşallah daha da birikecek. Bir yerde, bir arada bulunmalarını isterim. Televizyonları Koç Müzesi'ne vermemin sebebi de o. Ben ofiste tutuyorum, orada görebileceklerin sayısı belli. Ama müzeye okullar gezi yapıyor, aileler, turistler gidiyor, böylelikle pek çok insanın görmesi mümkün oluyor. Bunu bilmek çok keyifli...

Söyleşi: Ayşe Adlı

Fotoğraflar: İ. Bahtiyar İstekli

Osmantan Erkır

İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.


Ben Değil Zaman Biriktirdi!

Ağustos 2017

Çocukluğu 70'li ve 80'li yıllarda geçenler arasında Sermet Erkin'i tanımayan yoktur. Sahne üstünde sergilediği performansı soluksuz izlerken perdenin gerisinde de en az sihirbazlık numaraları kadar etkileyici bir hayatı olduğundan habersizdik...

Ağustos 2017

Kitap sanatında zincir koptu!

Haziran 2017

Eskiden tek bir kitapta toplanan geleneksel sanatların şimdi çerçeveye hapsedildiğini söyleyen Mücellit Fatih Hündür, "Üstad olarak gördüğüm, yaptığı her işe hayranlık duyduğum kişi odur!" dediği Necmettin Okyay'ın rehberliğinde ilerlediğini belirtiyor.

Haziran 2017

Alamadığıma değil göremediğime yanarım!

Mayıs 2017

Emin Nedret İşli konuşurken; yakın tarihin pek çok mühim ismi hatıralar sahnesinde bir görünüp bir kayboluyor. Politikacılar, iş adamları, akademisyenler, eski kitap tozu aldıktan sonra bir daha iflah olmamış koleksiyonerler... Enderun Kitabevi'ne adım attığında henüz 10'lu yaşlarının başında olan İşli, sahaf dünyasının 40 yılını anlatıyor...

Mayıs 2017

Yeni şeyler konusunda cahil kalma hakkımı kullanıyorum!

Nisan 2017

Musa Dağdeviren, geleneksel Anadolu mutfağını büyük bir titizlik ve başarıyla sunan Çiya restoranlarının sahibi. Nizip'te, hafızasındaki canlılığını bugüne kadar koruyan 'hayat'lı bir evde doğmuş. 10'lu yaşlardan beri, o zenginliğin kaybolmasına mani olmak için çalışıyor!

Nisan 2017

Kitap, bir yatırım aracına dönüştü

Şubat 2017

"Şimdi insanlar, kitabı bir yatırım aracı olarak görüyor. Kitapların koleksiyonlara girmesi belli bir disiplin içinde muhafaza edilmelerini sağlıyor. Bu bilinç daha çok oturmadı. Ama insanlar biliyor ki, birgün o kitabı artık istemediğinde ondan para kazanabilecek..."

Şubat 2017

Bu işte satan değil alan kazanır!

Aralık 2016

Sahaf camiasının en kıdemli isimlerinden Lütfü Seymen, alınıp satılan eserlerin niteliği değişse de insanlık var olduğu sürece sahaf müşterisinin de sahaflığın da bitmeyeceği kanaatinde...



Aralık 2016

Eski tarz sahaflığın zamanı doldu

Kasım 2016

Sahafların kültür ortamında yetişen, akademik çalışmalarını o ortamlar sayesinde eriştiği evrak üzerinde inşa eden Osmanlılar'da Sahaflar ve Sahaflık kitabının yazarı Prof. Dr. İsmail Erünsal'la sahaflığın yakın tarihini ve geçirdiği dönüşümü konuştuk...

Kasım 2016

Copyright 2007-2017 Nadirkitap Bilişim ve Reklamcılık Ltd. Şti.. Tüm Hakları Saklıdır. Bu siteye üye olanlar Kullanıcı Sözleşmesini okumuş ve kabul etmiş sayılırlar.

Yukarı Çık